BAKÜ (QHA) 16 EYLÜL 2018 -

Azerbaycan Halk Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Mehmet Emin Resulzade, 15 Eylül 1918'de Bakü'nün Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusu tarafından kurtarılmasını ve bu hareketin Azerbaycan'da yarattığı sevinci, 1923'te İstanbul'da basılan Azerbaycan Cumhuriyeti (Keyfiyyeti-Teşekkülü ve Şimdiki Durum) adlı kitabında kaleme aldığı bir bölümde aktarmıştı.

Biz de QHA olarak Bakü'nün kurtuluşunun 100. yıl dönümüne ithafen Resulzade'nin satırlarını günümüz Türkçesi'ne aktararak okuyucularımıza sunuyoruz. (Orijinal metin bu bağlantıdan okunabilir, parantez içi açıklamalar bize aittir)

 

KARDEŞ TÜRKİYE’NİN İMDADI

Bolşevikler, Azerbaycan Türklüğünün Rusya Büyük Devrimi tarafından dahi ilan olunan “kendi geleceğini tayin” hakkından istifade etmeye kalktığını, Bakü sokaklarında akıttıkları kanlarda boğmak, İsmaliyye binasında (sarayında) yakılan hürriyet meşalesini o muhteşem binanın enkazı, harabeleri altında söndürmek istediler.

Bu dehşet verici tarihi cinayet gerçekleştiği zaman milliyet fikir ve idealini temsil eden Müslüman mebuslar Tiflis’teydiler. O zaman Tiflis’te akdedilen “Seym” Meclisi olduğu gibi bir taraftan Çarizm’den kalma Kafkasya Cephesi’ne ait meselelerin halli, diğer taraftan da Rusya’dan ebediyen ayrılarak bağımsızlık ilan etmek meselesini incelemek ve tartışmakla meşguldü.

Seym’deki, Müslüman mebusların bütün çalışmaları gerek cephe meselelerinin silahlı bir şekilde düzeltilmesine, gerek Kafkasya bağımsızlığının bir an önce hayata geçirilmesine yönelikti. Çünkü Rusya’dan ayrı bağımsız bir Kafkasya tesisi için bundan daha iyi bir fırsat gelmeyeceğine emindiler. Bağımsız bir Kafkasya, yalnız Kafkasya Müslümanlarının değil daima Rus tehdidi altında bulunan diğer İslam memleketlerinin dahi menfaatlerinin gereğindendi. Bakü Faciası zaten Müslümanların bu siyasi “cinayet” eğilimlerine cevaben, Bolşevikler tarafından düzenlenen bir cezaydı. Bittabi Bakü, Tiflis’in yardımını bekliyordu. Yalnız Bakü değil bütün Azerbaycan, Azerbaycanlıların katılmasıyla kurulan “Seym” Meclisi ile Mavera-i Kafkas hükûmetinin bu yardımını bekliyordu. Fakat heyhat! Azerbaycanlı “Seym” temsilcisinin yüksek ses ile bağırıp çağırması, Tiflis hükûmetinin hakiki sahipleri olan Gürcü Menşeviklerine gereğince etki edemedi. Gürcistan içindeki Bolşevizmi bin şiddet ve zulümlerle bastıran bu efendiler Bakü’ye karşı kuru harp ilanı bile etmek istemediler. Gence Milli Müslüman Komitesi’nin oluşturduğu kurtuluş ordusuna milyonlarca mermi, onlarca mitralyöz ve birkaç top vaat edilse de bu vaatler hakkı ile yerine getirilmedi. Tiflis basını ise Bakü’nün Azerbaycan’ın “başıbozuk” kuvveti ile geri alınmasını “irtica vakası” diye protesto etti. Nihayet “Türk tehlikesi varken Bolşeviklerle düşman olamayız” diye aldıkları bu garip vaziyeti acayip (bir şekilde) açıkladılar.

Bu sırada Seym’deki Ermenilerin hareketlerinin seyrini açıklamaya ihtiyaç var mıdır?

Müslümanların intikamından, Tiflis’in yardımından korkan isyankâr Bakü Bolşevikleri, evvelce savunmacı bir durumda kalmışken bu sefer cesaret alarak saldırıya geçmişlerdi. Başta Amazasp, Avetisov gibi kimi Ermeni fedaileri ve Petrov gibi Rus topçuları olduğu halde, Gence’ye doğru yürüyen bu saldırgan kuvvetten ilk önce Şamahı zarar gördü. Eski Şirvanşahların bu kadim başkenti bir hamlede ateşe verilip meşhur tarihi camiye varıncaya kadar yakıldı. Yalnız Ermeni mahallesine dokunulmadı. Daha sonra bu saldırıya karşılık veren Gence savunma kuvvetinin şehre girip çıkması üzerine dokunulmamış olan bu mahalle de yandı. Yanmayan yalnız iki kilise kaldı. Şamahı’nın uğradığı saldırıya Lenkeran, Salyan, Kuba, Nevahi ve Kürdemir gibi kaza, şehir ve kasabaları dahi maruz kaldı. Bu tecavüzler esnasında yakılan ocaklarla, kıyılan ırz ve namuslarla, kesilen karı kocalarla, yağmalanan mal ve hayvanlarla tasviri mümkün olmayan bir facia gerçekleşti. Tehlike artık Gence’ye gelmişti. Bir taraftan Gence tehdit altındayken, diğer taraftan da Karabağ Ermenileri, Bakü Bolşevikleri ile birleşmek üzere bir plan kuruyorlardı. Azerbaycan’ın ateş ile kılıçtan geçirilmesi planı!

Maluma, Şaumyan’ın gazetesi “Bağımsızlık değil, viranelik alacaksınız!” diyordu.

Böyle bir tehlike karşısında milleti savunacak yalnız bir Gence kalmıştı. Gence, uhdesine düşen bu ağır görevi tek başına devam ettiremezdi. Savunma günleri uzadıkça ipin tamamı elden kaçıyor, Bolşevik eline geçmeyen yerlerde dahi şiddetli bir itaatsizlik ve anarşi meydana geliyordu.

Bu şekilde hayatı tehdit eden bir tehlikeye karşı hakimiyetini kabul etmiş Tiflis hükûmetinden kayıtsızlık gören Azerbaycan kamuoyunda pek doğal olarak bir inanç doğuyordu. Bu zor vaziyetten milleti kurtaracak yegâne bir çare vardı:

-Türkiye!

Ümitler hep oraya yönelikti. “O kardeş millet gelecek, bizi düşman elinden kurtaracak!” Halkın bundan başka bir ümidi kalmamıştı.

Halbuki mesele bu kadar basit de değildi. Kendisini Rusya’dan ayrı, herhangi bir (şekilde) bağımsız olarak idare etmekte olan Mavera-i Kafkas, Türkiye ile barış akdetmek istediği halde amacını henüz gerçekleştiremiyordu. Türkiye, Mavera-i Kafkas hükûmeti namına Trabzon’a gelmiş, 1914’teki savaştan önceki Kafkasya sınırını kalıcı hale getirmek isteyen temsilci heyeti, Bres-Litovsk antlaşmasının tamamıyla kabulünü teklif ediyordu. Bu teklife göre Mavera-i Kafkas hükûmeti vaktiyle Türklerden savaş tazminatı olarak alınan Kars, Ardahan ve Batum Elviye-i Selasesinden (üç livasından) vazgeçmelidir. Bu vilayetleri Bolşevik hükûmeti Brest-Litovsk antlaşmasıyla terk etmiştir. Durum bu safhaya gelince Trabzon görüşmeleri oldukça ciddileşiyordu. Ermenilerle Gürcüler “Harp etmeden Türkiye’ye teslim olmayız” diyorlardı. Bir taraftan Bolşevizm, diğer taraftan da Ermeni ve Gürcü savaş taraftarlığı arasında kalan Müslümanlar pek müşkül bir konumda bulunuyorlardı. Durum böyleyken vaziyetin ciddiyetini kavrayan Trabzon temsilci heyeti Ermeni, Gürcü ve Türk temsilcilerinin oybirliğiyle Türkiye ültimatomunu kabul etmeye karar vermişken “Seym” Meclisi Gürcü Menşevikleri ile Ermeni Taşnakların ezici bir kısmı savaşmaya karar vermişti. 

Konferans kesintiye uğramış, harp başlamış, temsilci heyeti Tiflis’e dönmüştü. Fakat heyet Tiflis’e gelinceye kadar harp de adeta bitmiş, Batum sükut etmiş, Kars kuşatılmıştı.

Artık dayanmak mümkün değildi. “Harp durmalı, barış yapılmalı, Mavera-i Kafkas bağımsızlığı resmen ilan edilmelidir. Yoksa biz ayrılır, kendi başımızın çaresine bakarız” diyerek Seym’deki Müslüman temsilciler son çareye başvurmuşlardı.

Yanlış bir maceraya kapıldıklarını ve Mavera-i Kafkas halkının böyle bir savaşa hazır olmadığını anlayan Gürcüler dahi bundan başka bir çare olmadığına emin oldular. Savaş yanlısı Gegeçkori hükûmetini düşürüp yerine barış yanlısı Çengeli kabinesini getirdiler. Batum’da yeni görüşmeler başladı. Çengeli Trabzon’daki Türk taleplerinin artmayacağı hususunda ümitli iken, gerçek düşünüldüğü gibi çıkmadı. Batum ile Kars’da dökülen Türk kanuna İstanbul hükûmeti kan pahası olarak yeni birtakım araziyi talep ediyordu. Ahıska, Ahalkelek, Aleksandropol (Gümrü-Leninakan), Sürmeli ve Nahçıvan kazaları bu talebi oluşturuyordu.

Mavera-i Kafkas temsilci heyeti ile Türk temsilci heyeti Batum’da görüşmeler ile meşgul iken, Nuri (Killigil) Paşa ile beraber maiyetinde bulunan birkaç zabit, İran ve Karabağ yoluyla Gence’ye ulaşmışlardı. O zaman müthiş bir anarşiye maruz kalan, diğer taraftan da Bolşevik tecavüzü ile tehdit olunan Gence, Nuri Paşa’yı gökten inmiş kurtarıcı bir melek gibi telakki etmişti. Halkın kendisine yaptığı karşılama Gence tarihinde görülmemiştir.

Batum görüşmeleri birçok müşkülata maruz kalıyordu. Görüşmeler uzanıyordu. Gürcüler artık Mavera-i Kafkas hükûmetinin bir parçası olarak kalmayı kendi hesaplarına zararlı görüyor, el altından Almanya’yla anlaşıyorlardı. Türkiye ile müttefiki Almanya arasındaki ihtilaf, Gürcülere böyle bir hareketin faydalı olacağını düşündürüyordu. Nihayet emrivaki oldu. Mayısın 26’sında Gürcistan, Mavera-i Kafkasya’dan ayrı kendi başına bağımsız bir cumhuriyet kurduğunu ilan etti.

Gürcülerin Mavera-i Kafkas federasyonundan çıkmaları üzerine hükûmet birliği parçalanmıştı. Bunun üzerine Seym’deki Müslüman temsilciler dahi Gürcüler gibi kendilerini Azerbaycan Milli Şurası ilan ettiler. İki gün sonra Mayıs 28’de Azerbaycan Milli Şurası bağımsızlığını ilan etti ve bu durumu 30 Mayıs tarihli tamimi ile bütün devletlere bildirdi. Milli Şura bağımsızlık ilanı ile birlikte Azerbaycan hükûmetini de oluşturdu. İlk hükûmet Tiflis’te Azerbaycan milli hareketinin düşmanları tarafından öldürülen merhum Fetali Han’ın başkanlığı altında kurulmuştu. 

Mavera-i Kafkas hükûmetinin dağılması ile Batum’daki temsilci heyeti dahi bittabi dağılmış, bunun mukabilinde Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan heyetleri münferit olarak barış görüşmelerini sürdürmüşlerdir. Batum’da 4 Haziran’da Devlet-i Aliyye namına Adliye Bakanı ve Birinci Temsilci Halil Bey ile Doğu orduları kumandanı ve ikinci temsilci Vehip Paşa hazretleri, Azerbaycan namına Milli Şura reisi Mehmed Emin Resulzade ve Dışişleri Bakanı (Hariciye) Mehmed Hasan beyler tarafından bir barış anlaşması imzalandı. Bu anlaşmanın 4. Maddesine göre ülkenin emniyet ve asayişini temin etmek üzere Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Türkiye’den askeri yardım isteme hakkı geçerliydi.

Azerbaycan’ın ne gibi müşkülata maruz kaldığını ve bu tehlikeli müşkülattan çıkabilmek için Türkiye’nin yardımına muhtaç olduğunu Azerbaycan temsilcileri Trabzon ile Batum’da Türklerle gerçekleştirdikleri temasları esnasında gerek şifahen ve gerek yazılı olarak anlatmışlardı. Bu sefer Azerbaycan Milli Şurası namına biz ve Dışişleri Bakanlığı namına da Mehmed Hasan Bey, yukarıda bahsi geçen anlaşmanın 4. Maddesine dayanarak Türkiye hükûmetine başvurarak yardım kuvveti istedik. Bütün Azerbaycan halkının dört gözle beklediği ümide tercüman olan bu başvurumuza Türkiye temsilci heyeti hemen uygun olduğu cevabını verdi. Fakat Gürcistan yolu ile gelecek olan yardım kuvveti, Almanya hükûmetinin çıkardığı müşkülattan dolayı istenildiği şekilde yetişemiyordu. Olağanüstü şartlar ve vaziyet içinde bağımsızlık ilan eden Milli Şura, Gence’ye nakledildi. 

Haziran ayının 16’sında gerçekleştirdiği tarihi celsesinde Milli Şura Fetali Han’ın ikinci kabinesini oluşturup ve bütün hükûmlerini bu hükûmete havale ederek olağanüstü durum nedeniyle görüşmelere ara verdi. Meclisin bu hususta aldığı karar aşağıdaki gibiydi: “Azerbaycan’ın geçirmekte olduğu iç ve dış zorlukları dikkate alarak, Azerbaycan Milli Şurası bütün hukuk ve yetkilerini Fetali Han Hoyski başkanlığı altında kurulan kabineye devreder ve adı geçen kabineyi oyların geneline dayanarak gecikmeksizin Müessisler Meclisi çağrılıncaya kadar Azerbaycan’ın hakimiyet hakkını kendi elinde bulundurarak kimseye terk etmemek üzere görevlendirilmiştir.”

Azerbaycan Milli Şurası’nın bu suretle tatili o zaman Gence’de gerçekleşen birtakım siyasi çatışmalar neticesinde meydana gelmişti. Bu çatışma memleket yönetimi ve idaresine ait demokratik cereyanlarla aristokrat zihniyetler arasında çıkıyordu. Her taraftan düşman bir kuvvetle sarılmış olan memlekette böyle çatışmaları geçici bir süreliğine bertaraf etmek gerekiyordu. Bu lüzum her türlü yetkiye haiz bir hükûmet teşekkülü suretiyle temin edilebilmişti.

Azerbaycan’ın kuruluş tarihinde önemli olaylardan bu hadise sırasında Milli Şura’nın nasıl bir hissiyatla duygulandığını göstermek için reisi olmak sıfatıyla söylediğimiz ihtitam (kapanış, sona erme) nutkunu kısmen buraya yazıyoruz:

“…Evet efendiler, Azerbaycan’ın geçici başkenti olan Gence’de eksik de olsa milli hakimiyeti temsil eden bir müessesenin şu suretle meydandan çekilmek mecburiyetinde kalması hiç şüphesiz, demokrasinin geri çekilmesi ve gerici kuvvetin bir başarısıdır. Bu geri çekilme ak ve pak kuvvetlere mukabil kara ve temiz olmayan kuvvetleri takviye edecektir. Bu görüş açısından bakılınca ilk bakışta bizim durumumuz Ukrayna’nın durumuna pek benziyor gibidir. Bu durumlar bizde Rusya devriminin maksatlarının iflasına dair bir inanç oluşturuyor. Fakat, efendiler! Dış görünüşle kalmayalım, yüzeysel düşünmeyelim, pek de üzülmeyelim. Büyük Rusya İhtilali her ne derlerse desinler, katiyen iflas etmedi. Rusya’da devrim ne yapacaktır? Bu soruya “Büyük Rusya” fikri ile zehirlenmiş olan Rus devrimcileri açısından değil, devrimin kendi tabiatını tahlil ederek cevap vermelidir. Böyle bakılırsa Rusya Devrimi mazlum ve mağdur sınıflarla mahkûm milletleri azat etmelidir. Mağdur sınıflar, takdir edelim ki istediklerinden fazlasını aldılar. Milletler ise birer birer bağımsızlıklarını kazanıyorlar. Devrim dünyanın altıda birini tutan büyük Rusya yaratmakla mı görevliydi? Katiyen değildi. Aşırıya varan sınıf hürriyetleri elbette ki sınırlanacak ve ılımlı bir şekle girecektir. Çünkü hürriyetin bu şekli hiç şüphesiz ki hürriyet değil bir afettir. Fakat bu yolda yapılacak geri çekilme, eminim ki her durumda devrimden evvel mevcut olan sınırın ötesinde değil, berisinde boyun eğecektir. Demek ki ahval eskisine göre her durumda iyi olacaktır.

Efendiler! Ben eski Rusya topraklarında geçici olan bu olaya böyle bakıyorum. Buna göre de hala ümitlerimle birlikte yaşıyorum. Efendiler, biliyorum ki Azerbaycan Rusya devriminin koyduğu müspet görüşlerle ilan ettiği hürriyet esaslarından son derecede faydalanacaktır. İşte bağımsız bir Azerbayca: siyaseten hürriyetini kazanacak ve bağımsız olacak Azerbaycan’da toplumsal hürriyetler ve insan haklarına ait düsturlar herhalde baskıcı Rusya zamanından daha geniş, daha müsait olacağına şüphe etmem. Hatta efendiler söylemek isterim ki Azerbaycan, Kafkasya’da en hürriyetperver ve devrimci tasavvur olunan Gürcistan’dan daha mutludur. Çünkü burada bizim iç hürriyetlerimize etkide bulunan ve bulunacağı (muhakkak) olan kuvvet yabancı bir kuvvet değil, öz kuvvetimizdir. [Alkışlar] Buradan gelecek, büyük ve şanlı bir milletin muhtelif şube ve budaklarını birleştirmeye doğru gideceği aynı amacımızdır. [Alkışlar] Toplumsal ve hukuki hürriyetlerde söz gelişi kaybetsek bile siyaseten kazanacak, kaybedilenleri telafi edeceğiz. Halbuki Ukrayna veya Gürcistan öyle değildir.

Evet, efendiler! Pek de ümitsiz olmayalım. Tarihin, milli emelimiz açısından müsait bir zamanında olduğumuzu, Türk birliği için fırsat ele geçtiğini unutmayalım. Bütün mesaimizi bu bağımsızlık siyasetinin tespitine sarf edelim. Bunun için de her türlü fedakârlığa hazır bulunalım…”

Yukarıda alıntılanan kararname üzerine Milli Şura tarafından memleketin idaresine müvekkil olan hükûmet bir an önce Bakü’yü geri alacaktı.

Nuri Paşa maiyetindeki ordunun muaveneti ile az bir zaman içerisinde Bakü vilayetinden başka, bütün Azerbaycan’da emniyet tamamen temin edildi. Yalnız Bakü ile çevresi Bolşeviklerin elindeydi. Bunlar ara sıra huruç yaparak tecavüzde bile bulunuyorlardı. 5-6 aylık bir fırsattan istifade ile Bolşevikler oldukça mühim bir savunma kuvveti hazırlamışlardı. 

Dışardan, Azerbaycan ve Türkiye Kuvva-i Milliyesi (Resulzade’nin metinde kullandığı tabir) tarafından tazyik olunan Bolşevik ve Taşnak Sütyun kuvveti içeriden sarsılıyor, aralarına nifak giriyordu. Sonradan kuşatılmış bulunan Bakü’de Bolşevik diktatoryasına karşı bir ihtilal meydana geliyor ve iktidar mevkii Ermeni alayları ile Bakü Limanı’ndaki deniz kuvvetlerine dayanan Ermenilerle Ruslardan oluşma bir “Direktuvara” (idare) geçiyor. Bu “Direktuvar” İngilizleri Bakü’ye davet ediyor. O zaman İran’da bulunan İngiliz kumandanlığı vaki olan bu davet üzerine Bakü’ye asker çıkarıyor. Vaziyet bu şekle girince Türkiye’den yeni kuvvetler çağırmak lüzum görülüyor. Almanlar ise –yukarıda söylenildiği gibi- Gürcistan yoluyla Bakü’ye giden Türkiye yardım kuvvetini duraklatıyor. Bunun üzerine de Bakü’nün geri alınması da 15 Eylül’e kadar gecikiyor.

Nihayet kanlı bir boğuşma ve (gereken karşılığın verilmesinden) sonra kardeş imdadına can atan kahraman Mehmetçiğin Türk birliği tarihine altın harflerle kazınacak bir fedakarlığı ile Azerbaycan kuvva-i milliyesi kendi başkentine giriyor. Altı ay tamam (gam çeken) Müslüman ahalinin yüzü gülüyor. Kurban Bayramı gibi mutlu bir günde Bakü tekrar kendi sahiplerinin eline geçiyor.

O zaman biz İstanbul’da idik. Vasati Avrupa devletlerinin katılmasıyla toplanacak konferansa iştirak için diğer Kafkasya Cumhuriyetleri ile beraber Azerbaycan Cumhuriyeti’ni temsil eden müessese heyeti başkanlığında bulunuyorduk. O dönemin Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili bulunan Enver Paşa hazretleri telefon ediyorlardı: 

-Emin Bey, Bakü alındı!

Bu kısa haberin bende uyandırdığı etkiyi tasvir etmem kabil değil. O tesiri hala unutamıyorum.

Bundan birkaç gün önce Almanya hükûmetinin bir kararını protesto etmiştik. Almanya devleti Bolşevik hükûmeti ile Brest-Litovsk antlaşmasına ilaveten yaptığı bir anlaşma mucibince Bakü vilayetinin ta Kür Nehri’ne kadar Ruslara terk etmeye rıza göstermiş, mukabilinde kendisine petrol imtiyazını temin etmişti. Ustamız Ahmed Bey’in tabiri ile bizi bir teneke gaza satmıştı. Bu münasebetle bize müracaat eden gazetecilere: “Bakü’süz Azerbaycan –başsız bedendir!”- demiştik. Kafası meşhur giyotin mengenesinde bulunan bir adamın imdadı nasıl hayati ise, Bakü’nün geri alınması dahi o nispette harikulade bir olaydı. Hem hakikaten de öyleydi. Sonra uğursuz bir ihtilal neticesinde geride mezarları kalan Anadolu Mehmetçikleri Bakü’deki şehadetleri ile Türklüğe yeni bir siyasi vücut veriyorlardı. Maddeten (mezarda) fakat manen bütün kalplerde defnedilmiş bulunan bu kahraman şehitler yalnız Bakü’de midirler? Nahçıvan’dan, Karabağ’dan, Şamahı’dan, Gence’den ta Bakü’ye kadar bir yer var mı orada böyle bir fedakar yatmasın?!...

Evet, Azerbaycan’ın her yerinde şairin tasvir ettiği “sarmaşıklı bir mezar” bulursunuz ki “kızlar, gelinler” tarafından ziyaretgah haline getirilen bu mezar, kardeş imdadına koşan Türk mezarıdır.

Mehmet Emin Resulzade

QHA