KİEV (QHA) -

QHA (Kırım Haber Ajansı) okuyucuyuları siyaset bilimci Taras Berezovets’i çok iyi tanıyor. Sitemizde çıkan haberleri sık sık yorumluyor. Ayrıca Berezovets, “BertaCommunications” adlı kişisel ve stratejik danışmanlık şirketinde, “Polittech” olarak bilinen analiz projesinde ve eş kurucu olduğu “Ukrayna Gelecek Enstitüsü” analiz merkezi gibi birçok siyasi projede yer alıyor.

Aralık 2014’te Berezovets, Ukraynalılara ve uluslararası topluma Kırım’daki insan hakları ihlallerini duyurmaya hedefleyen “FreeCrimea” sivil projesini başlattı.

Genç analistin, her ülkenin ulusal güvenlik ve savunma unsurlarının hangi temellere dayanarak oluşturulduğunu ve jeopolitiğin birçok açısını gösterdiği, devlet kurumlarındaki özellikle de Ukrayna Güvenlik ve Savunma Konseyi’ndeki çalışmaları daha az biliniyor.

Sohbetimizde Kırım’ın sorunları, kaderi ve Ukrayna’ya geri döndürülmesi perspektifleri hakkında konuştuk.

 

QHA: Taras Valeryeviç, işgalden üç yıl sonra “her şeyi hatırlamak” ve hatalarımızın temellerini analiz etmek için bir sebebimiz var. Bu yüzden röportaja 1991 yılından Sovyet Birliği'nin son yılından başlamayı teklif ediyorum. Herkes 1991'deki darbeyi, Ukrayna’da yapılan iki referandumu hatırlıyor, fakat Ukrayna topraklarında Kırım’da Ocak 1991’de  bir referandum daha yapılmıştı.

Taras Berezovets: Ocak 1991’de yapılan Kırım referandumu Sovyet Birliği tarihinde yapılan ilk halk oylamasıydı. Siyasi arenadan resmi olarak çekilen (ancak gerçekte ise sadece kabuğunu değiştiren) Komünist Partisi'nin referandum gibi böyle doğrudan bir demokrasi unsurunu kullanarak gelecekte intikam almak adına temel hazırlıkları yaptığını açıkça görülüyordu. Yaratıcılara (yani Komünist Partisi Merkez Komitesi ve KGB) göre, Sovyetler zamanında oluşturulan Kırım’daki özerklik birçok ulusal ve uluslararası kuruluşlar için bir anlamda ayrılıkçı düşüncelerin laboratuvarı rolünü oynayacaktı.

Sovyet Birliği’nin yıkılması, parti ve KGB elitleri için sürpriz olsa da onlar Sovyet Birliği'nde Perestroyka döneminin başından beri kamusal alandaki devlet kontrolü azalınca ayrılıkçı düşüncelerin daha fazla ortaya çıkamaya başlayacağını ve birlik merkezinden bağımsız olmak isteyen yerel cumhuriyet elitleriyle mücadele etmek için süreci kontrol etmeye gerektiğini anlıyorlardı.

Özellikle bu yüzden gizli servis ajanları milliyetçi ortamlara sızmaya çalışıyor ve o yerlerde özeklik statüsüne sahip bölge oluşturulmaya çalışılıyordu. Bu konuda, kırılma döneminde Azatlık Radiosu’nda muhabir olarak çalışan ve Sovyetler sonrasında da Sovyetler sonrası devrede tüm merkezkaç süreçlerini takip eden meslektaşım Vitaliy Portnikov’la aynı fikirdeyim. Ona göre Gorbaçov ve çevresi Kırım’a özel statü verme konusunda Ukrayna Komünist Parti’si  yönetimini kendilerine bağımlı tutmak için acele ediyordu.

Vitaliy Portnikov geçen sene blogunda yayınladığı makalede Kırım'ın özerkliğinin nasıl şartlarda oluşturulduğunu çok iyi anlattı. Sovyetler Birliği’nin ilk ve son Cumhurbaşkanının emperyalist açıklamalarına Kırım’dan gelen tepkileri yorumlarken şöyle diyordu:

“Özellikle Gorbaçov zamanında Sovyetler Birliği, merkezi milli ve siyasi gerilim merkezleri oluşturarak başkaldıran cumhuriyetleri kendine yakın tutmaya karar verdi. Böylece birçok  gerilim merkezi oluşturuldu; Abhazya ve Güney Osetya, Transdinyester, Karabağ. Ayrıca Baltık ülkelerde çatışma başlatma denemeleri de yapıldı. Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti’nde ayrılıkçılık hoş görülüyordu. SSCB sakinlerine birlik merkezi “16. cumhuriyet” olmadan  ülkenin tam bir kaosa sürekleneceği fikri aşılanıyordu. Ukrayna, Kremlin’in odak merkezinde değildi, çünkü neredeyse darbeye kadar ülke yönetimi Gorbaçov siyasetini takip ediyordu. Yine de Kırım Özerk Sovyetler Cumhuriyeti’nin öngörüldüğü gibi Kırım Tatar değil de fiili olarak Rus özerkliği formatında oluşturulması “her ihtimale karşı” gerçekleşti. Ve (2014'teki işgalle birlikte) hedefine ulaştı.”

Ayrıca Mart 1991'de Sovyetler Birliği’nin korunması hakkında referandum yapıldığı zaman kampanya sırasında tüm özerkliklerin yeni Birlik Antlaşması'nda kurucu imza atmaya sahip olmaları meselesi her türlü destekleniyordu. O zaman bu yeni süreç çerçevesinde Kırım yönetiminin bu antlaşmayı Kiev yönetiminden ayrı olarak imzalayabileceği seçenekler inceleniyordu.

Yarımadanın o dönemdeki iki yöneticisini hatırlamamız da gerek; Ukrayna Komünist Partisi Kırım Cumhuriyet Komitesi 1. Sekreteri Leonid Graç ve Kırım Özerk Sovyet Cumhuriyeti Parlamento Başkanı Nikolay Bagrov. Bagrov’un Ağustos 1991’deki darbe sırasındaki tutumu çoğunlukla 1 Aralık 1991 yılında yapılan referandumun sonuçlarını belirledi. Referandumda Kırım ve Sivastopol’de (Akyar) kullanılan oylarının yüzde 54 ila 57’si Ukrayna bağımsızlığı için kullanmıştı!

Aralık 1991 Referandumu-Oy Oranları

 

QHA: Karadeniz filosu nasıl bölünmüştü?

Tarasa Berezovets: Çoğu insan Ukrayna ve Rusya’nın Kırım’daki medeni ayrılığı (Bağımsız Devletler Topluluğu’nu oluşturma fikri aslında bu şekilde düşünülmüştü) hakkındaki şeyleri sadece söylemlerden biliyor. Ancak 90’ların başında yarımadada dramatik olaylar da gerçekleşti. Örneğin 1992’de Ukrayna polisi Rusya Karadeniz Filosu’yla çatışıyordu, yönetim bazı birliklerin Ukrayna’ya yemin etmeye başlamasından hoşnutsuzdu.

Özellikle o günlerde Karadeniz Filosu’nun kaderi belirleniyordu. 1992’de Cumhurbaşkanları Yeltsin ve Kravçuk, üç yıllık bir süre için Karadeniz Filosu üzerinde iki ülkenin de egemenlik hakkına sahip olduğuna ilişkin bir anlaşma imzaladı.

Kırılma 5 Mayıs 1995 tarihinde meydana geldi, Kırım Parlamentosu milletvekilleri 2 Ağustos’ta referandumla desteklenmesi gereken Kırım'ın egemenliğini ilan ettiler. Bundan sonraki adımın Kırım’ın Rusya’ya bağlanması olacağını fark ediliyordu. O zaman Kiev tepki olarak yasal baskı mekanizmalarını kullanarak Kırım Parlamento yönetimini cezai davalar açmakla tehdit etti.

Transdinyester senaryosuna göre savaşı kimse istemiyordu. Neticede 21 Mayıs’ta Kırım milletvekilleri referandumu iptal etti. Aynı anda Karadeniz Filosu ile ilgili bazı gerginlikler giderildi. Leonid Kravçuk ve Boris Yeltsin, Rusya donanması ve Ukrayna Deniz Kuvvetleri’nin oluşum ilkeleri hakkında anlaşma imzaladı. Ancak yarımadadaki durum gergin kalmaya devam ediyordu. Eski savcı olan Yuriy Meşkov’un başında olduğu ve “Rus Kırım” için mücadele etmeye devam eden Kırım Cumhuriyet Hareketi baş kaldırısını sürdürüyordu.

 

QHA: Boris Yeltsin’in Ağustos 1991’deki müttefikleriyle  mücadelesi Kırım konusuna ne şeklinde yansıyordu?

Taras Berezovets: Tabii ki yansıyordu. Burada, Ekim 1993’teki darbe öncesinde demokrat Yeltsin’in kendi taraftarları ve daha çok emperyalist taraftarı olan Rutskiy ile Hasbulatov arasında manevra yaptığını hatırlatmalıyım. Onlar ve Kremlin’deki çoğunluk o zaman Kırım’da Rusya Karadeniz Filosu’nun varlığını, daha ileri bir tarihte yarımadayı Rusya’ya bağlamak için kullanılabilecek bir destek noktası olarak düşünüyordu. Aslına bu tür düşünce ve umutları birçok Rus yönetici her zaman besliyordu.

Mesela, Yeltsin’in Cumhurbaşkan Yardımcısı Rutskiy ve Parlamento Başkanı Hasbulatov ile yaptığı mücadele unutulmuş örneklerden biri. Rusya'nın o zamanki Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Yuliy Borontsov, BM’de Sivastopol (Akyar) konusu tartışıldığı zaman Ukrayna kararı için oy kullanmıştı. BM Güvenlik Konseyi Başkanı'na oylama öncesi yazdığı mektupta Borontsov,

“9 Temmuz 1993 tarihinde kabul edilmiş Rusya Federasyonu Parlamentosu'nun Sivastopol (Akyar) şehri statüsü ile ilgili kararı, Cumhurbaşkanı ve Rusya Federasyonu hükümetinin Rusya çıkarları bağlamında Rusya Federasyonu Deniz Kuvvetleri'ne bağlı Karadeniz Filosu'nun Ukrayna topraklarında, Kırım ve Sivastopol’de (Ayar) konuşlandırılması konusundaki çizgisiyle ayrılıyor.

Duygusal olan bu eylem çözüm bulma perspektifini göstermiyor, zaten zor olan süreci daha da komplike durumuna sokuyor.

Eski Sovyet Birliği yönetiminin toprak konusundaki idari kararlarının sonuçlarını küçümsemeden, bir kere daha tüm problemlerinin, ne kadar zor olsalar da, sadece siyasi diyalog çerçevesinde farklı insan gruplarının fikirleri ve çıkarlarını göz önünde bulundurarak, Ukrayna tarafıyla yapılan tüm anlaşmalara, sözleşmelere ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı ile BM prensiplerine uyularak çözülebileceğini vurgulayabiliriz.” demişti.

Burada söz konusu sadece Yeltsin'in Parlamentoyla mücadelesi ve Yuliy Volontsov’un Batı yanlısı Dışişleri Bakanı Andrey Kozıryov’la çalışması değil. Yeltsin zamanlarında şimdikilerden farklı olarak Rusya henüz uluslararası hukuk nomlarına uyuyordu.

Filonun bölünmesi konusu çok dramatikti. Daha sonra Ukrayna Güvenlik ve Savunma Konseyi’nde çalışırken meslektaşlarım bana Amerikalılardan gelen uydu haritaları göstermişti. Amerikan istihbaratının uydulardan Karadeniz’deki durumu gözlemlediği sır değildi. Ukrayna tarafı ise bu konuda hiçbir belgeye sahip değildi. Biz Karadeniz Filosunun ortak altyapısı ve kaç gemiden oluştuğunu bilmiyorduk. Ve bölme aşamasına gelindiği zaman Ruslar o ya da şu geminin daha Sovyetler Birliği zamanında Kuzey veya Büyük Okyanus Filosu'na geçirildiğini söylemeye başladılar, onlar her şeyi bildiğimizi öğrendiklerinde şok olmuşlardı. Bu da filonun bölünmesi sırasında en azından bir ölçüde adalet sağlamaya izin verdi.

 

QHA: Çoğu insan Karadeniz’in iç deniz olduğu için jeopolitik olarak hiçbir çıkarı olmadığını ve hatta Hazar Denizi’nin petrol rezervleri yüzünden daha fazla öneme sahip olduğunu savunuyordu.

Taras Berezovets: Karadeniz’i askeri açısından gereksiz saymak çok büyük hata. Eminim, Putin’i işgale iten sebeplerden biri yarımadanın harika konumu. Kırım, NATO’nun üyeleri Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya olmak üzere onları kontrol etmek ve gerektiğinde füze ile saldırmak için benzersiz olanak sağlıyor. Şu an yarımadada 500 kilometre menziline sahip ünlü İskender füze kompleksleri tesadüfen konuşlandırılmıyor. Daha önce Rusya kendi Karadeniz kıyısından onları sınırlı bir biçimde kullanabilirdi. Şu an ise bu olanağa sahip oldular.

Ancak Kırım’ın işgali Türkiye ile anlaşma olmadan bu stratejik avantajı hayali yapıyor. Yine de gördüğümüz gibi, AB ile Türkiye arasındaki anlaşmazlıkları kullanarak Putin, Erdoğan’la konjonktürel anlaşmaya varabildi. Türkiye NATO üyesi, o Rus savaş uçağının Türkiye sınırlarında düşürülmesinden sonra, İttifak üyeleri 5. maddeyi uygulamalı ve  birleşik olarak anlaşmanın üyesinin tarafını tutmalılardı, ancak onlar bunu yapmadılar. Temel olarak Putin’in hibrid savaşının ana hedefleri zaten Ukrayna ve NATO. Kendi saldırgan eylemleriyle o modern yöneticilere, “real politik”in tüm uluslararası anlaşmalardan daha önemli olduğunu gösteriyor. Aynı anda Avrupa’nın yeni bölünmesini ve jeopolitik “Yalta Görüşmesi-2”nin de ana jeopolitik oyuncular arasında yeni etki alanlarının dağıtımı olduğunu kastediyor.

Tabi ki yeni Rus emperyalist kitlesinin bilincinde, 1945’teki Yalta Konferansıyla ilişkilendirilen ve orada Roosevelt ve Churchill ile eşit olan Stalin imajıyla bu durumun somutlaştırılması onun hoşuna gidiyor.

 

Devam Edecek...

 

Röportaj: Aleksandr Voronin

QHA