ANKARA (QHA) -

Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’nun elini ilk defa, Turan Yazgan’ın cenazesinde öpmüştüm. “Efendim” demiştim, “ben ailemden üç Türk büyüğünün hikayelerini dinledim. İsa Yusuf Alptekin, Ebulfez Elbiçey ve siz. İkisine yetişemedim, sizin elinizi üç kere öpeyim.” Daha sonra kader, Kırımoğlu’na mikrofon uzatan gazeteci olma fırsatını da bana bahşetti.

Alptekin bugün bedeniyle aramızda olmasa da, yolbaşçılık ettiği Doğu Türkistanlılar, aynı Kırım Tatarları gibi zulüm ve asimilasyona karşı mücadelelerine devam ediyorlar. Üstelik, imajları ve kullandıkları yöntem de benzer: Dünya Uygur Kongresi, Dünya Kırım Tatar Kongresi gibi asla şiddeti benimsemeyen, kendi kaderini tayin hakkı için bütün şiddet ve zulme rağmen hukuk dairesi içinde kahramanca mücadele eden Doğu Türkistanlıların sesi oluyor. Bu defa, zulme direnen bir Türk toplumunun mikrofonunu, diğer bir Türk toplumunun sözcüsüne uzattık: Dünya Uygur Kongresi Genel Sekreteri Dolkun İsa Bey ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

“Senin gözlediyin gerib Türk menem…”

Önce “Siz kimsiniz” diye soruyorum Dolkun Bey’e. Anlatmaya başlıyor, “Doğu Türkistanlıyım. 80lerdeki öğrenci hareketlerinde bulundum, Çin hükümetiyle görüşmeleri yürüttüm. Hükümet taleplerimizi kabul etmeyince, yürüyüş düzenledik. Tabii üniversiteden atıldım, sıkıntılar çektim. Önce İngilizce öğrendim, ardından Türkiye’ye geldim. Burada master eğitimimi tamamladıktan sonra Almanya’ya iltica etmek durumunda kaldım. Mehmet Emin Buğra ve İsa Yusuf Alptekin Beylerin başını çektiği mücadelemizin yurtdışı ayağına katıldım, farklı örgütlerin birleşerek oluşturduğu Dünya Uygur Kongresi’nde görev aldım…”  Dolkun Bey anlatırken, aklıma Rüstem Behrudi’nin, darağacını selamlayan bir Güney Azerbaycanlı’nın ağzından söylediği dizeler düşüyor aklıma: "Kırgızam, Özbekem, Kazak, Türkmenem / Başkırdam, Kerkükem, ele görk menem / Senin gözlediyin gerib Türk, menem"

Daha sonra Dolkun Bey’in de okuldan atılmasına neden olan büyük protestoların ilki, 1985 yılında gerçekleşmişti.  Neredeyse bir asırdır devam eden zulmün dönüm noktasını teşkil eden 1985 yılı, daha sonra ülke çapında büyük ve yeni bir baskı rejimine yol açmış, 21 yılını Çin hapishanelerinde geçiren Barat Hacı gibi figürlerin ve hürriyet mücadelesine katılan gençlerin Türkiye’ye gelmesine neden olmuştu. Dolkun İsa'nın da okuldan atılması, 1988 yılındaki bir öğrenci ayaklanmasından sonra gerçekleşti. Binlerce öğrenci dersleri boykot etmiş, kurdukları komisyon hükümetle görüşmüş ve taleplerini elde edemeyince yürüyüşler başlamıştı. 90lar boyunca süren mezalim, o dönem İsa Yusuf Alptekin’in de Türkiye’de yaşıyor olması nedeniyle Türk kamuoyunun bu konuya ilgi göstermesine de neden olmuştu.

Kongre ne yapıyor diye sorduğumda, Dolkun Bey’den namuslu ve her şeye rağmen şiddete meyletmeyen muteber bir direniş hareketinin kodlarını alıyorum: “Bizim amacımız dünyaya Çin’de yaşananları anlatmak, Uygur halkının kendi kaderini tayin hakkını savunan tek yetkili merci olarak halkımızın özgürlüğü için mücadele etmek. Uluslararası kurum ve kuruluşlar ile devletler nezdinde girişimlerde bulunuyoruz. Uluslararası kamuoyunun Çin’e baskı yapmasını, bu yolla halkımızın özgürleşmesini sağlamaya çalışıyoruz.”

İstanbul’a gitmediysen, Haccın tamam olmaz

Türkiye’de okuduğunu anlatırken gözleri parlıyor, “Bizde bir laf vardır. Eskiden Doğu Türkistan’dan birisi Hacca gittiğinde, ‘Efendi, İstanbul’a gittin mi?’ diye sorarlar, ‘gitmedim’ cevabı alırlarsa, ‘senin haccın tamam olmadı’ derlermiş. İsa Yusuf Alptekin de bize hep böyle anlattı, Türkiye’yi zor duruma  sokacak hareketlerden kaçınmalıyız, Türkiye Türk Dünyası’nın Kabesi’dir derdi. Bizim için o yüzden Türkiye’nin yeri apayrıdır. Ama bak, sana ne söyleyeceğim. Ben bir uluslararası konferansta, etkinlikte bakıyorum, Türkiye temsil edilmiyorsa, bırakıyorum Doğu Türkistan’ı, Türkiye’yi savunuyorum. Ben Türkiye’de okumuşum çünkü, Cumhurbaşkanlığı bursu ile…”

Aklıma Kırımoğlu ile yaptığımız söyleşi geliyor. Kırımoğlu da, çeşitli temaslarda Türkiye’ye dair sorularla karşılaştıklarını, Türkiye’yi hep savunduklarını, ama Türkiye’nin zaman zaman yetersiz kalan desteği nedeniyle üzüldüklerini söylemişti. Dolkun Bey’in de sitemi aynı, QHA’nın takipçisi olduğu Abdülkadir Yapcan’dan bahis açılınca: “Ben Türkiye’yi savunuyorum. Ama Türkiye bana terörist muamelesi yapıyor. Elbette Çin’in büyük baskısı var. Ama ben, Türkiye’de okumuş, Türkiye sevdalısı bir Türk olarak Türkiye’ye giremiyorum, iki defa sınırdan çevrildim. Rabia Kadir Hanım giremiyor. Böyle şey olur mu? Olsun, yine de biz Türkiye’yi sevmeye, savunmaya devam edeceğiz. 1998’de, örneğin, bir hükümet genelgesiyle Doğu Türkistan bayrağı yasaklanmıştı. Böyle şeyler olabilir, Batılı hükümetler de Çin’in parasına ihtiyaç duyduklarından zaman zaman desteklerini kesiyorlar. Ama hükümetler ne yaparsa yapsın, biz milletin, Türkiye’deki Türk halkının bizim yanımızda olduğunu, bizim davamızı benimsediğini biliyoruz.”

Mesele yalnız İslam değil, Türklük

İsa Yusuf Alptekin’in Esir Doğu Türkistan İçin isimli hatıratında, Çinli Müslümanların, Uygurlara “onlarla aynı kefeye konulmamak için” soğuk ve zaman zaman kötü davrandıklarını yazar. Çin’deki durumu sorarken, bu konuya da değiniyorum, duyduklarım içimi acıtıyor: “Öncelikle şunu söyleyim, 1949’da komünist işgale uğradık. O dönem Doğu Türkistan’da yaşayan Çinlilerin oranı, %4, bunların çoğu da asker. Bugün bu oran %42’ye çıktı ki, Çin Hükümeti’nin kasten az gösterdiğini de dikkate almalıyız, hem bizi hem Çinlileri az gösteriyorlar. Doğu Türkistan’ın büyük bölümü yaşama elverişsiz, bu yüzden yüz milyonlarca Çinli’yi bir anda yerleştiremiyorlar elbette.

Din meselesine gelince. Çin’de öğrencilerin yemek yiyip yemediği çok önemli değildir, Ramazan hariç. Ramazan’da özellikle çocuklara öğle yemeği ve su getirirler, oruç testi yaparlar. Oruç tutanlar baskı görür. Camilere Komünist liderlerin resimlerini asıyorlar, Çin bayrağı asıyorlar, düşünebiliyor musun?  Çinli Müslümanları sordun, onlarla bir sorunumuz yok. Ama onlar, yalnızca komünist rejimin genel din düşmanlığından nasiplerini alıyorlar, o kadar. Uygur isen, dinin daha büyük baskı altında, zira bizim asimile olmamamızın nedenlerinden biri de dinimizdir. Çin rejiminin de ana ekseni, milliyetçilik üzerine kurulu, dini önemli değil, Çinli Çinlidir.

İslam konusunda, Çin’in ikiyüzlü tavrı bununla da sınırlı değil. Çoğu zaman Uygurları dışarıya ‘müslüman teröristler’ olarak sunmak istiyor. Öte yandan, Müslüman ülkelerle temas kurduğunda, örneğin Çin’le ilişkileri iyi olan Pakistan ile, ‘bak bizim de Müslümanlarımız var’ diyerek sempati topluyor. Pakistan’dan dini figürler de, Doğu Türkistan’a gelip, ‘biz gittik baktık, hiç sorun yoktu’ diyerek bu propagandaya alet oluyorlar.”

Propagandaya karşı hakikat

Türkiye’de Rus propaganda makinasından para kazanan medya ve siyaset figürleri nasıl Kırım’da hiçbir zalimane davranış olmadığını anlatıp halkı kandırmaya çalışıyorsa, aynısı Çin için de geçerli. Güya özgürlükçü olup, Doğu Türkistan’dan bahsederken Çin emperyalizminin taktığı adı, “Sincan”ı kullanan gazeteler geliyor aklıma. Dolkun İsa, bunlara değindiğimde yüzünü, benim medyada Rus yanlısı ve asılsız bir haber gördüğümde aşina olduğum bir tavırla buluşturuyor. İlham Tohti’ye değiniyorum o esnada, “Biz” diyor, “Çin anayasasında olan bir şeyi istedik diye baskı gördük. Dikkatini çekerim, kendi anayasası. Çin anayasasında Uygur dilinde eğitime izin var. Ama bunu yasakladılar, artık bütün eğitim Çince devam ediyor. Tohti de, ki benim eski arkadaşımdır, böyle biriydi. Öyle ayrılıkçı, bizim kadar ateşli Doğu Türkistan savunucusu da değildi. Adam sırf anayasada yazılı maddelerin uygulanmasını istediği için müebbet hapse mahkum edildi, bu akıl almaz bir şey. Çinli olsaydı en fazla bir soruşturma geçirirdi. Yalnızca bir defa ailesiyle görüşmesine izin verdiler, sağlığından endişe ediyoruz. Doğru dürüst haber alamıyoruz, Çin’de yurtdışına SMS göndermek bile yasal olarak suç haline geldi.

Hal böyleyken, elbette propaganda var. Ama Dünya Uygur Kongresi olarak bununla mücadele ediyoruz. Gerçekte yaşananları anlatıyoruz, camilerin nasıl yıkıldığını, insanların nasıl zulüm gördüğünü, sistematik biçimde Doğu Türkistan’ın nasıl Çinlileştirildiğini…”

Sohbeti bitirken, ekrandan Kırımoğlu’nun fotoğrafını görüyor Dolkun İsa. “Mustafa Aga rahmetli İsa Yusuf Alptekin ile iyi dosttu. Kendisi sevdiğimiz, saydığımız, Türk Dünyası’nın en önemli liderlerindendir. Kırım Tatarlarına selam ederim” diye bitiriyor.

Karşılıklı iyi dileklerle bitirirken, aklıma Esir Türk Yurtları davasına dair yazılmış ölümsüz dizeler düşüyor:

“Bilir misin gardaş, Türk ellerinde
Havada bulutlar, dağda kar üşür
Tutsak soydaşların türkülerinde
Dört mevsim ötede bir bahar üşür.”

Söyleşi: M. Bahadırhan Dinçaslan
QHA Türkçe Sayfa Yayın Yönetmeni

QHA