ANKARA (QHA) -

Hafıza-ı beşer nisyan ile maluldür” demiş atalarımız. Geçmişteki olayları bugün değerlendirdiğimizde, her olayın, fikrin, gelişmenin kendine has giriftliği ve nüansları kaybolur, çalakalem çizilmiş bir eskizden hallice görürüz. Bu yüzden çok defa yargılarımızda yanılır, geçmişi bugünün şartlarına göre değerlendiririz.

Bugün Kıbrıs konusunda Türk kamuoyundaki tutumdaki inanılmaz değişim, atasözünü ispatlar nitelikte. 74’te ambargoya direnen, 1983’te bütün yaptırımlara karşı bağımsız cumhuriyet ilan eden Türkiye ve Türkiye’yi bir kurtarıcı olarak karşılayan Kıbrıslıların tutumunda oldukça radikal değişiklikler var. Kıbrıslı Türkler’in ekseriyetle birleşik Kıbrıs taraftarı olmaya başladıkları ve Türkiye’deki Türkler’in Kıbrıs’a dair hassasiyetlerini törpülediklerini söylemek yanlış olmaz.

Anayasa değişikliği, terör ve doların aşırı değerlenmesi gibi konuların gölgede bıraktığı Kıbrıs görüşmeleri, tüm hızıyla devam ediyor. Son olarak, Türk, Yunan ve İngiliz Dışişleri Bakanları’nın Cenevre’de bir araya gelerek çözüm arayacakları duyuruldu. Rum tarafının talepleri, Türkiye’nin askerlerini çekmesi, Türk tarafına ayrılan bölgenin %28 küçültülmesi, Rumların Kuzey’e dönmesine izin verilmesi ve Türk tarafının petrol ve doğalgaz gibi doğal kaynakların havzasına erişiminin engellenmesi olarak ortaya çıkıyor. Türkiye’nin en çok öne çıkan talebi ise, garantörlük sisteminin devam etmesi isteği. Henüz net bir sonuç çıkmamışsa da, Kıbrıs’ta birleşik bir devlet ve küçülmüş bir Türk Federe Bölgesi göreceğimizi söyleyebiliriz.

Yalnızca Kırım’a değil, bütün Türk Dünyası’na hitap eden ve bu dünyanın her köşesinden haberleri, gelişmeleri okuyucularına aktarmayı görev edinen Kırım Haber Ajansı olarak, Kıbrıs gelişmelerini yakından takip ediyoruz. Güncel bilgileri okuyucularımızla paylaşırken, Kıbrıs’ın mazisine uzanarak, hala çok konuşulup tartışılan 1996 olaylarına değinmek istedik. Olaylar esnasındaki önde gelen aktörlerden Mustafa Hakan Ünser’in hikayesini dinledik. 1996’dan bu yana gelen süreç, Türkiye’nin hem uluslararası hem de iç siyasette Kıbrıs konusundaki belirleyiciliğinin nasıl azaldığını anlamakta en kritik dönemi teşkil ediyor.

 

Harekata şahit olan nesil büyürken

Mustafa Hakan Ünser, Eski Ülkü Ocakları Genel Başkanı. 2. Başkan olduğu dönemde Türkiye ve Kıbrıs’tan ülkücü görüşlü gençlerle yaptığı Yeşil Hat eylemi uzun süre gündemi işgal etmişti. Bu eylemlerin gerçekleştiği dönemde, 8 Ağustos’ta Türk sınırını ihlal eden Tasos Isaak’ın ölmesi ve ardından 14 Ağustos’ta Solomos Solomu’nun Türk Bayrağı’nı indirmek isterken askerler tarafından vurularak öldürülmesi, bugün bile özellikle Rum basınında kendisine yer buluyor.

“1967 doğumluyum, Kırşehirliyiz ama babamın memuriyetinden dolayı ilkokula Manisa’da başladım. Babam, Toprak Su Genel Müdürlüğü’nde çalışıyordu. Yazları, kurumun İzmir – Foça’daki kampına gider, ailecek tatil yapardık. Kıbrıs ile ilgili ilk anım, bir yaz kampındadır. Önce bir helikopter gelmiş, çok alçaktan uçarak, kıyılardan uzak durmamız hususunda anons yapmıştı. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, dürbünle uzaktan geçen savaş gemilerini izledik. Meğer, Kıbrıs Barış Harekatı başlamış. Kamp iptal olmuştu ama ben o izlediğim savaş gemileri ve helikopterleri, Kıbrıs’a dair ilk anılarım olarak hafızama kazıdım. Eve döndük, defter kapladığımız renkli kağıtlarla ampüllerimizi kapladık, bombardıman söylentileri vardı, önlem alıyorduk…” Hakan Ünser böyle anlatıyor Kıbrıs meselesine çocuk gözlerle baktığı ilk zamanları. Şüphesiz bu günler, ilerleyen yıllarda üstleneceği siyasi görüşü ve yapacağı eylemi de etkileyecekti.

1974 Harekatı, Türkiye’nin sağ, sol ve İslamcı ekollerini birleştirmiş, yekvücut halinde bir ülkenin, her gün gelen vahşet, katliam ve baskı haberlerine kayıtsız kalmayarak, bir soykırım tehlikesinden soydaşlarını kurtarma hamlesi olarak tarihimize geçmişti. Kıbrıs’ın tamamına dağılmış durumda olan Türkler, harekat öncesinde Türk Mukavemet Teşkilatı öncülüğünde kurtarılmış bölgelerde yaşam savaşı veriyorlardı. Harekat sonrasında bu bölgelerdeki Türkler, Yeşil Hattın kuzeyinde toplanacak, daha önce dağınık bir manzara arz eden adanın görünümü, kuzey-güney ekseninde iki etnisitenin kesifleşmesiyle değişecekti. Uluslararası kamuoyu, Rumların Türklere uyguladığı mezalimi kabul etmekle beraber, Türkiye’nin bu hamlesine ağır yaptırımlarla karşılık verdi ve harekatı bir “işgal” olarak tanımladı. Türkiye, artık ambargoların ekonomisine bindirdiği yükle de mücadele ediyordu. O yılları Ünser şöyle anlatıyor:

“Akrabalarımız, büyüklerimiz içinde Kıbrıs Harekatı’nda askerlik yapanlar vardı. Onların askerlik anılarını dinliyorduk. Sonra, ambargolar nedeniyle Kıbrıs hiç gündemden inmedi. 12 Eylül darbesinde ben artık lise çağındaydım. 12 Eylül’ün hayatımıza dahil ettiği olgulardan, ‘Milli Güvenlik Dersi’mize giren bir Albay’ın sözünü, hala unutmam: Kıbrıs için, ‘batmayan bir savaş gemisi’ benzetmesini yapmıştı. Kıbrıs, stratejik olarak bizim için çok önemliydi, Doğu Akdeniz’in ve Ortadoğu’nun kilidiydi.

1983’te KKTC ilan edildiğinde, tarihin ve talihin döndüğünü, Türklerin tekrar toprak kazanmaya başlamasıyla, Turan yolunda bir adım attığımızı konuşan delikanlılar olmuştuk. O zamanlarda uluslararası dengelere, politikalara, ambargolara pek aldırmıyorduk… Sonraları, 90lara geldiğimizde, Batı ve Doğu Almanya’nın birleşmesiyle bilinçaltımıza yerleşen bir birleşme fetişizminden de söz edebiliriz tabii, bu da 90lardaki tutumu etkilemiştir.”

 

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kuruluyor

Fazıl Küçük’le birlikte Kıbrıslı Türkler’in en önemli önderlerinden Rauf Denktaş, KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı olmuştu. Cumhuriyet’in ilanı, Türkiye’nin toprak kazanmak için değil, soydaşlarının hayatını ve haklarını garantiye almak için bir harekat yaptığını, Kıbrıslı Türkler’in bundan sonraki self-determinasyon haklarına da riayet ettiği mesajını veriyordu. Tabii, KKTC fiili olarak Türkiye’ye çok bağımlıydı ve BM Güvenlik Konseyi, 15 Kasım’da ilan edilen Cumhuriyet’i, 18 Kasım’da aldığı bir kararla kınadı ve daha sonraki yıl, KKTC’nin bir “ayrılıkçı hareket” olduğunu ilan etti.

Türkiye ve Yunanistan, peşpeşe darbeler, ekonomik buhranlar yaşar ve Sovyet Bloku’nun tehdidini hissederken, Kıbrıs meselesindeki anlaşmazlıkları nedeniyle NATO bloku içerisinde görülmemiş bir düşmanlığın iki tarafı oldular. İlerleyen yıllarda Kıbrıs meselesi iki ülke arasında çözülmediği gibi, Kıbrıs yüzünden doğan gerginlik, başka alanlara da sıçradı.

Özal iktidara geldiğinde, Batı’yla kurduğumuz bütün ilişkilerde Kıbrıs meselesi önümüze koyuluyordu.” diyor Ünser. “Hala da böyledir” diyerek devam ediyor: “Özal bu meseleyi çözemedi, kimileri yaşasa çözecekti dediler. Denktaş yüzünden çözülmüyor diyenler de yanıldı, Denktaş’ın ölümünden sonra da mesele çözüme kavuşmadı zira.

Yunanistan, Kıbrıslı Rumların hamisi, Türkiye de Türklerin hamisi olarak, meselenin kendi lehlerinde çözülmesi için lobi yaparken, iki ülke arasındaki gerginlik Kıbrıs’ın iyice dışına taşmaya başladı. Bugün bile, Yunanistan’ın ekonomisinin bu denli bozulmasını, Türkiye ile girdiği silahlanma yarışına bağlayan uzmanlar var. Kardak krizi, savaş tehlikesini had safhaya çıkarmıştı. Ege’deki küçük Kardak kayalıklarında karaya oturan Türk gemisi Figen Akat, tonajının çok üzerinde bir ağır soruyu iki devletin üzerine bırakmıştı: Kardak kimin?

 

Gerilim tırmanıyor

Yunanistan, ülkeye hakim olan şoven siyasetin de etkisiyle, kayalıklara bayrak dikerek Yunan toprağı olduğunu iddia etti. Türk tarafı da kayalıkların bir kısmına bayrak dikerek, Yunanistan’a savaşı göze aldığı mesajıyla gözdağı verdi. Çiller dönemine denk gelen bu kriz, Türkiye’de de milliyetçi hislerin tavan yapmasına neden olmuştu. Kıbrıs 96 olaylarına giden o zaman dilimini ve akabinde gelişen olayları, Hakan Ünser’den dinleyelim:

1996 yılında, 1995 seçimlerinin sonucu olarak MHP yeniden yapılanmaya gitmişti. Ülkü Ocakları Genel Başkanı Alaattin Aldemir yerine Azmi Karamahmutoğlu Genel Başkan olduğunda, ben de 2. Başkan oldum. Azmi Başkan Kıbrıs’ta öğrencilik yapmıştı, ben de İstanbul’da yüksek lisansıma devam ediyordum. Kendisiyle İstanbul yıllarından tanışırdık. Kıbrıs’ta öğrencilik yaptığından, adanın yabancısı değildik.

Görevi almamızın hemen akabinde, Başbuğ Alparslan Türkeş, Kıbrıslı Rumların motosikletle sınırı geçme eylemlerine dikkatimizi çekti. KKTC, Kıbrıs’ta sokağa çıkma yasağı ilan etmiş ve nüfus sayımı yapacaktı. KKTC’nin devlet otoritesini kullanmasına engel olmak isteyerek bu durumu fırsat bilen Rumlar, binlerce motosikletliyi organize etmiş ve nüfus sayımı gününde sınırı geçeceğini duyurmuştu. Bu eylemin gerçekleşmesi halinde Kıbrıs’ta bir kaos oluşacak ve KKTC’nin devlet olma özelliği zayıflayacaktı.

Biz de Ülkü Ocakları olarak organize olduk. Önceleri biz de motosikletli bir grup ayarlamak istedik, ancak motosiklet sayımız az olduğundan, formatı değiştirdik. Binlerce arkadaşımızla orada olacaktık. Dönemin Kıbrıs Ülkü Ocakları Başkanı Mehmet Aslan’ın Kıbrıs’ta, bizim anavatanda faaliyetlerimizle bir grup arkadaşımızı organize ettik. Kıbrıs’a gittiğimizde, Kıbrıs Ocak Başkanı Aslan’la bir toplantı yaptık ve bana hazırladığı programı anlattı: Şehitliğe yürünecek, Cumhurbaşkanlığının önünden geçilerek Ülkü Ocakları binasının önüne gelinecek ve kalabalığa hitap edilecek...”

Olaylar başlıyor

“…Ben bu programa, Mehmet Başkan’ın görevden azlini de içeren bir müdahalede bulundum. Cumhurbaşkanlığı önünden Ülkü Ocakları binasına dönmeyeceğiz, biz bu kitleye, Rumların geçeceklerini ilan ettikleri Ledra Palas sınır kapısında hitap edeceğiz dedim. Tabii ortalık karıştı, fakat Ankara’dan Azmi Başkan’ın desteğiyle ben planımı kabul ettirdim. Heyecanlı bir kitleyle Ledra Palas’a ulaştık. Bu defa Rumlar planlarını değiştirip bize uzak bir noktadan sınırı geçeceklerini ilan ettiler.

Bizim lojistik imkanlarımız kısıtlıydı, İstanbul’dan gelen Teoman Dedeoğlu’nu bir grubun başında Derinya bölgesine gönderdim. Ani bir kararla, arkadaşlarımızla Yeşil Hatta geçtik ve orada oturma eylemine başladık. Bunun üzerine BM Yeşil Hat komutanı geldi, bir Türk subayının tercümanlığında onunla pazarlık ettik. Komutan, bana ‘150 askerim var, sen burada durursan ben de dururum ama Rumların geçişine engel olamam, ama çıkarsan askerlerimi gönderir, Rumların geçişini engellerim.’ dedi. Ben de komutana, KKTC’nin getirdiği barış ortamını vurgulayarak ‘1974 yılından beri Kıbrıs’ta insanlar doğal nedenlerden başka yollarla ölmüyorlar ve ben bunun böyle devam etmesini istiyorum.’ dedim. Sınır çizgisine kadar çekildik ve saat 16.00’a dek Rumlar engellenmez ve sınırı geçerlerse bizim de buradan 3000 kişiyle Lefkoşa Rum kesimine gireceğimizi ilettim.

Tekrar oturma eylemine geçtik. Bu esnada Derinya’da sınırı ihlal eden Rumlar, gereken cevabı aldılar. Biz nihai cevabı beklerken bir hareketlenme oldu, rahmetli Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş bulunduğumuz noktaya intikal etti. O zamana dek kimseyi dinlemeyen ben, tanıdığım tek otoritenin o olduğunu göstererek kalkıp kendisinin elini öptüm, yüzünde bir gülümsemeyle beni kendine çekti ve ‘Beyefendi ile görüştüm, maksat hasıl olmuştur, arkadaşlarımızı artık çek.’ dedi.

O gün Derinya’da bir Rum genci öldü, birkaç gün sonra cenazesinde Türk bayrağını indirmek isteyen bir başka Rum genci, tırmandığı gönderde dramatik bir şekilde vurularak gönderden indirilmişti. Ben de daha sonra Türkiye’den gelen arkadaşlarımla birlikte Ankara’ya döndüm.”

Ünser’in birinci elden anlattığı olaylarda, Derinya’da toplanan Rumlar, Türk tarafına taş atmaya ve kalabalık halde sınırı ihlal etmeye başlamışlardı. Kıbrıslı ve Türkiye’den gelen Türk gençlerin engellemeye çalışmasıyla, taş atan ve saldıran Rumlardan ve karşı koyan Türklerden yaralananlar olmuş, çıkan arbedede Tasos Isaak ölmüştü. Daha sonra Türk bayrağını hedef alan ve göndere tırmanan Solomos Solomu, Türk askerleri tarafından vurularak öldürülmüştü. Özellikle bu ikinci olayın video görüntüsü, hafızalarda hala taze.

“1996’daki bu olay, Kıbrıs için 1974’ten sonra gerçekleşen ilk kanlı olaylardı. Fakat sınırın geçilmemesi, KKTC’nin bir devlet olmaya devam etmesi ve müzakerelerde pazarlık gücünü korumaya devam etmesini sağlamıştı. Ülkü Ocakları da, Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kendi adına yaptığı bu eylemle, Türk milletinin takdirini kazanmıştı.”

Batmayan Savaş Gemisi’nin akıbeti

Bugün gelinen noktada, Rumlar şoven yöntemlerle KKTC’yi tehdit ederek kazanım elde etmekten başka yöntemleri benimsemiş görünüyorlar. Bir milliyetçi örgüt tarafından yapılacak eylemlerle karşı koyulacak hamleler zamanını çoktan geride bıraktık. Kıbrıs’ın Avrupa Birliği üyeliği, bu açıdan özellikle yerel halkta AB vatandaşı olmanın vaatleri nedeniyle Rum tarafının elini güçlendirdi. Peki bundan sonra ne olacak? Önce 96 olaylarının canlı şahidi Ünser’den dinleyelim:

“Kıbrıs, Özal’ın ve M. Ali Talat’ın tavizkar tutumlarına rağmen çözülemeyen bir mesele olarak kaldı. Şimdiki Kıbrıs Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın çözebileceğinden de emin değilim. Fakat şunu biliyorum: Kıbrıs’ın kaderi, Türkiye’nin kaderinden ayrı değildir. Kıbrıs’taki bir çözülme, Türkiye’nin kapılarını açar. Bence Kıbrıs özelinde Adalar sorunu da ele alınmalıdır. Şu sıralar ‘Kıbrıs Girit Olmasın’ diye bir kampanya var, evet, hatta Girit Kıbrıs olsun.

Sorun, 1983’te çözüldü. Bu çözümü kabul etmemiz ve ettirmemiz gerekiyor.”

Güney Kıbrıs’ı tanımayan Türkiye, Rum yönetiminin NATO üyeliğini engelliyordu. Bir ülkenin NATO üyesi kabul edilmesi için, bütün üye ülkelerin parlamentolarından onay alması gerekiyor. Türkiye, gözünü Şangay’a çevirmişken, NATO ile ilişkiler gerilmişken, NATO üyesi olacak bir Rum Yönetimi’ne hazır mı? NATO toprağında işgalci statüsüne düşecek bir Türkiye, nasıl bir yol izleyecektir?

Eğer birleşme gerçekleşirse, Türkiye’nin “batmayan savaş gemisi” Kıbrıs, Türkiye’nin güneyini muhafaza etmeye devam mı edecek, yoksa güneyimizde stratejik bir tehdit olarak yeni bir gerçeklikle mi karşılaşacağız?

AB vatandaşlığının vaatleri, Kıbrıs Türklüğü’ne geçmişini unutturacak mı? Bu durum, her şeyin ötesinde Türk iç politikasına nasıl bir ders olarak yansıyacak? Türkiye’nin Türk Dünyası’na dair attığı en kararlı adımın nihai neticesi, 2017’de şekillenecek gibi duruyor. QHA, dünü ve bugünüyle Kıbrıs meselesini özel dosyalarla izlemeye devam edecek.

Bu vesileyle Kıbrıs'ın kurucu Cumhurbaşkanı merhum Rauf Denktaş'ı ölüm yıldönümünde hürmetle anıyoruz.

M. Bahadırhan Dinçaslan
QHA Türkçe Sayfa Yayın Yönetmeni

QHA