ANKARA (QHA) -

Kırım Haber Ajansı (QHA) olarak, son günlerde dünya kamuoyunda da adından sürekli bahseden bir konuyu siz okurlarımız için araştırdık.

Brexit süreci nasıl başladı, nasıl şekillendi ve nereye gidiyor gibi soruları Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler alanında çalışmaları bulunan Başkent Üniversitesi'nden Yrd. Doç. Dr. Sezgin Mercan’a yönelttik.  

 

QHA: Birleşik Krallık neden Avrupa Birliği'nden çıkmak istiyor?

-İşin iki yönü var; Avrupa bütünleşmesini etkileyen yönü ve Birleşik Krallık’ın ayrılmasının iç siyasi sonuçları. Bu sonuçlar ekonomik ve siyasi sonuçlar şeklinde ele alınabilir. Birleşik Krallık neden Avrupa Birliği(AB)’nden ayrılıyor sorusunun yakın zamanda ortaya çıkan bir cevabı var. Birleşik Krallık Başbakanı Theresa  May’in, AB Konseyi Başkanı Donald Tusk’a yazdığı bir mektup var; bu ayrılık sürecini resmen başlatan o mektup oldu. Orada May’in bir vurgusu var. Çok açık bir şekilde Birleşik Krallık’ın bir hassasiyet taşıdığını gösteriyor; self-determinasyon hassasiyeti. Ne demek bu? Birleşik Krallık’ın tekrar egemenliğini ele alması demek. AB’ye üyelik kapsamında egemenlik devri ve paylaşımı süreçleri işletilmişti; bu süreçlerin hukuki karşılıkları vardı. Uluslararası hukuk nasıl ulusal hukukun üstünde tutuluyorsa, AB hukuku da üye ülkeler hukukunun üstünde tutulmuştu. Şimdi hemen bu kapsamda ‘ulusal’a dönüşü vurguladığını gördük. Sonra, Amerika’da nasıl Başkan Donald Trump’ın “America First” diye çıkışı varsa, yani "önce Amerika" söylemi varsa, Theresa May’in de aynı söylemler içinde olduğunu görüyoruz.

Krallığın hassasiyetleri ilk sırada, buradan bunu anlıyoruz. Şimdi bu bir gerekçe olarak karşımızda, ama bu sağın genel bir siyasi akım içerisinde değerlendirilmesini de gerektiriyor. Çünkü o siyaset, Avrupa genelini etkilediği gibi AB’nin geleceğini de etkiliyor. Dolayısıyla ulusal düzeyde hükümetlerin tutumunu da şekillendiriyor sağ tabanlı iktidarlar. Şimdi biz ilk etapta hemen özellikle bu zemin içerisinde bütünleşme karşıtlığının ulusal hassasiyetler içerisinde yürütüldüğünü gördük ve tekrar aslında o egemenliğin sahiplenilmesi istendi. Fakat egemenliğin de ötesinde günümüz koşullarının bir takım sorunları da gerekçe olarak sunuldu. Mesela göçmen meselesi, mülteci krizi -bu Suriye iç savaşı ile alakalı olarak- bu gibi gerekçelerdendir. Bu olay İngiliz kamuoyunda da çok tartışma konusu oldu. Hatta Suriye iç savaşı meselesi tartışılırken AB’nin içine düştüğü durum maliyet yaratan bir durum olduğu için, mülteci baskısından kaynaklı o maliyeti gidermek yönünde bir takım programlar yapıldı. Fakat daha dönemin Başbakanı David Cameron’ın hükümeti varken bunların dışında kalmak isteyen bir Birleşik Krallık gördük. Tabii ki bu durum içeride de bir siyasi tartışma yarattı. Zaten Brexit tartışmasının ilk patlak verdiği noktalar buralardır. Birleşik Krallık bu süreçte AB’nden imtiyazlar istedi, nitekim AB’den bu imtiyazları aldı; aslında AB Birleşik Krallığı alttan aldı. Mesela ‘sen yardım fonlarına destek olma, ama en azından AB’de kal gibi’ bir noktaya geldi. Fakat Cameron geri dönülmez bir sürece girmiş oldu. Cameron aslında ilk başlarda Brexit’i desteklerken sonradan desteklememeye başladı; hatta kampanyasını tam tersine yürütmeye çalıştı, ama ok yaydan çıkmıştı. Bu Brexit’in patlak verdiği meselelerden biri.

Diğer bir taraftan bir problem daha var. AB içerisinde ucuz iş gücü dolaşımı. “Polonyalı muslukçu” tabiri vardır; bu tabirden hareketle Birleşik Krallık’ta çalışmaya gelen farklı üye ülke vatandaşları kastedilir. Aslında bu olay ülke içinde bir rekabet yaratıyor, bu vatandaşlar ucuza çalışıyorlar. Bu durum İngiliz vatandaşları için bir problem yaratıyor; kendi ülkelerinde adeta çalışamaz hale geliyorlar. Bunun yarattığı ekonomik sıkıntılar oldu. Bu da problemlerden bir tanesidir. Sol kanatta da bir takım sosyal hassasiyetlerin yarattığı problemler oldu. Orada da sosyal demokrasinin korunması ile ilgili bir çaba var. AB’nin gidişatı sosyal demokrasiye uymayan bir şekilde yürüyordu. Sol kanat Brexit sürecini bu yüzden destekledi.

 

QHA: Şöyle diyebilir miyiz peki; Avrupa devletlerinde yükselen sağ akımdan korkan bir İngiliz solu mu vardı? 

-Şöyle bir durum var orada; iki kanadın ortak tutumu AB’den ayrılmak. AB içerisinde kalınca sağ ve aşırı sağ etkisinin tabii ki solu iyice bastırmasından endişe ediyorlar. Yani içeride Birleşik Krallık’ın siyasi tutumunu daha fazla etkileyecek diye bir rahatsızlık oluşturdu. 

Bu işin bir sosyal demokrasi yönü var tabii ki, ama bir de demokrasi yönü var. Biraz daha üst perdeden bakalım; yani siyasi akımların dışından bakalım. Sol kanattan gelen demokratik siyasal sistemi koruma vurgusu var. Şimdi demokratik siyasal sistem dediğimiz zaman AB’nin ne kadar demokratik olduğunu da bir düşünmemiz lazım. Bu Brexit dediğimiz olay sadece parayla alakalı bir durum değil. Bunun altında yatan derin, biraz da abartmak gerekirse, daha felsefi tartışmalar var İngiliz kamuoyunda. Uzaktan bakınca tartışmalar çok sığ gibi gözüküyor, ama o kadar da sığ değil. Demokratik olup olmamasını tartıştırıyorlar AB’nin. Bir zamanlar hep konuştuğumuz bütünleşmenin ‘demokrasi açığı’ sorunu vardı; AB içerisinde bu açık Avrupa Parlamentosu’yla giderilmeye çalışıldı belli ölçülerde, fakat tamamen giderildi mi bu sorun? Hayır giderilmedi, mesela şu an AB çok demokratik bir yer diyebilir miyiz? Diyemeyiz. Çünkü, teknokratik ve bürokratik yapısı hala ağır basıyor. Yani doğrudan seçilmişlerin yönettiği bir sistemi yok AB’nin. Tabii ki parlamento belli ölçülerde o durumu dengelemeye çalışıyor; yetkileri arttırılıyor, ama onun da sınırları var. Son zamanlarda Lizbon Antlaşması ile beraber etkisinin arttırılması söz konusu olsa da yine de sınırlı kalıyor. Mesela Brexit’in son kararını Avrupa Parlamentosu verecek; bu, yetki artışına bir örnek, ama o noktaya gelmiş bir teklifin reddedilme olasılığı o kadar da yüksek değil. Sadece yasal olarak bir hakkının varolduğunu görüyoruz. Bunlar siyasi durumlardı; bir de işin ekonomik yönü var. 

Birleşik Krallık dış ticaretinin yarısını AB ile yapıyor. Bu büyük bir miktar; tartışılan mesele, bu durumun nasıl düzenleneceği. Yeni anlaşmaların yapılması söz konusu burada da.  Şimdi ilk etapta ticari zeminde baktığımız zaman bu ciddi bir maliyet demek, Birleşik Krallık için. İlk maliyet unsuru 60 milyar Euro’luk bir hesabın AB tarafından çıkarılması. Bunu nasıl hesapladıkları çok net değil. Bunu kalem kalem nasıl hesapladıklarını şu aşamada göremiyoruz ama şöyle olabilir; kullanılan fonlar vardır bu fonlara Birleşik Krallık da katkı yapar; Birleşik Krallık da faydalanır bu fonlardan. Bir havuz vardır orada bu havuzda yapısal fonlar oluşur. Büyük ihtimalle bu fonlar üstünden bir hesap yaptılar. Fakat şöyle bir durum da var; AB ülkelerini gelişmişlik düzeyine göre ayırıyorlar; hatta çok karışık bir haritası da vardır bunun. Az gelişmiş ülkeleri kalkındırmak için gelişmiş ülkeler bu ülkelere bir fon sağlıyor. Brexit gerçekleşirse bu ne olacak? AB de şöyle diyor; "Bunun devam etmesi lazım; burada yapılan planlar 1-2 yıllık planlar değil, 15-20-30 yıllık planlar". Dolayısıyla böyle bir fon mekanizmasından Birleşik Krallık’ın çıkması çok kabul edilebilir değil AB için; doğal olarak üyelikten çıkış bir maliyet demek Birleşik Krallık için. Hem dâhil olmuyorsun, yani üyelikten çıkıyorsun, hem de para vermeye devam ediyorsun. İngilizler aslından kaçındıkları bir durumla karşı karşıya kalıyorlar yeniden.  

Diğer bir husus da şu; AB’nin bütçe katkılarının %12'sini kullanıyor Birleşik Krallık. Bunun da ortadan kalkabileceği bir tablo çıkacak ayrılıkla. Fakat Brexit yandaşları kamuoyunda böyle maliyet çıkarılmasını, meselenin özellikle 60 milyar Euro’luk kısmının konuşulmasını istemiyorlar, hatta maliyetsiz çıkalım diyorlar, ama böyle bir şey yok. Yani AB mutlaka bir fatura kesecek. Ekonomik tartışmalar noktasında konuşmamız gereken diğer bir konu şu. Çeşitli sektörler var Birleşik Krallık’ta; mesela hava güvenliği, çevre, ilaç, kimya sanayisi gibi. Bunların hem ticari ilişkilerden etkilenmesi söz konusu Brexit ile hem de hukuki ilişkilerden. Bunları bağlayan hukuki bir düzen var AB’de. Brexit gerçekleşti diyelim; sen bütün bu hukuki yüklerden kurtuldun; bunların karşılığında ne koyacaksın? Bunun bir karşılığı yok şuan. Mesela bu sektörlerin temsilcileri bundan endişeli; hatta onlar Brexit’ten pek hazzediyor da değiller. 

Ayrıca bir de serbest ticaret yönü var, üye ülkeler arasında yani gümrük birliğinin geçerli olduğu tabloda. Birleşik Krallık’tan şöyle bir ses çıkıyor mevcut durumda “serbest ticaret devam etsin, ama serbest dolaşıma hayır”. Yürütülecek Brexit müzakere sürecinde bunlar netleştirilmeye çalışılacak. Bir de Londra söz konusu. Londra küresel dünyaya baktığımız zaman ticaret merkezi olan bir yer. Eğer Brexit gerçekleşirse bu sarsılır mı? Belli bir düzeyde tabii ki sarsılacak. Bu durum şunu doğuracak. AB içerisinde diğer ticaret merkezleri daha fazla hareketlenecek. Örnek verirsek; Amsterdam, Paris, Frankfurt ve Dublin’i sayabiliriz. Şimdi bu dört merkezden artık Birleşik Krallık’ın yarattığı boşluğu doldurmaları ve AB finansını koruma adına işe daha sıkı sarılmaları beklenecek. Birleşik Krallık’ın korkularından birisi de bu. 

İşin hukuki boyuna geçelim biraz da. Birleşik Krallık’ta 19.000 AB yasası olmuş, kırk küsur yıllık bir birikim var. İki yılda bunun değiştirilmesi ve ulusal hukukun yeni duruma uyarlanması öngörülüyor. Yeni maddelerin yazılması gerekiyor, fakat bunun olması mümkün değil. O zaman da deniyor ki mevcut AB hukuku ulusal hukuk olarak dönüştürülebilir. Yani cümle değişikliği, üstünde biraz oynamalar, revizyonlar yapılacak, ama bu da zaman alır; kolay bir iş değil ve ciddiye alınması gerekir. Birleşik Krallık 2 yıllık bir sürede bunu başarabilecek mi, bunu göreceğiz. Hızlı gidiyor gibi görünüyorlar, hızlı başladı çıkış süreci. 2 yıl içerisinde tamamlanırsa bir sonuca vardırırlar. Tamamlanamazsa yani müzakereler uzarsa ekonomik ve maliyet kısmında bu hukuki süreci de etkiler. Mesela Avrupa Adalet Divanı kurallarına bağlı kalınmayacak artık. Bunu da öngörmemiz gerekiyor. 

Tabii bu olurken şunu da düşünmemiz lazım; Brexit’e bir müzakere süreci diyoruz. AB kurumu var Birleşik Krallık’ın karşısında. Bu kurum Birleşik Krallık’a göre güçlü tarafta. Aday ülkelerde olduğu gibi. Talep eden AB kurumudur, diğer ülke uymak zorundadır. Üye bir ülke çıkıyor; AB kurumu aslında güçlü tarafta. AB Komisyonu talep eden, Birleşik Krallık üyelikten çıkıp düzeni bozduğu için onu karşılamak durumunda olan bir kurum konumunda. Böyle olduğu için Birleşik Krallık için yine maliyetli bir süreç olacak. Masada eli güçlü olan Komisyon. Şöyle bir durum daha var, sınır kontrolü. Brexit gerçekleşirse sınır kontrolü gerekecek, yani AB’de olan iki ülkeye karşı 3. ülke konumuna düşecek. Bu durum ticari ilişkileri maliyetli hale getirecek. Yani gümrük kontrolü, gümrük vergileri gibi maliyetler de eklenecek. Eğer kontroller kalkarsa bunun için de uzlaşılan bir kural getirilecek. Konuşulan konulardan birisi bu ama bunun için de net bir şey henüz yok.

 

 QHA: Onun dışında bir İskoç bağımsızlığı durumu var bununla ilgili yorumunuz nedir?

-Şimdi İskoçların bağımsızlık tartışması İngiliz kamuoyunu ve hükümeti yakından etkiliyor. Bu daha önce de özellikle İskoç Ulusal Partisi’nin bir önceki başkanının yürüttüğü ve çok ses getiren bir kampanyayla bayağı ilerledi. İskoçlar da ciddi bir şekilde örgütlendiler. Sonuç itibariyle Krallık’ta kalmaya yönelik bir karar çıktı referandumda, şimdi onun tekrar yenilenmesi gündemde. Şöyle bir şey de vardı; o dönemde Birleşik Krallık’ı hedef alan açıklamalar oluyordu o açıklamalara artık çok sağlam bir konu daha eklendi, o da Brexit. İskoçlar diyor ki İngiltere AB’den çıkmak istiyor, fakat biz AB’de kalmak istiyoruz. İskoçlar için bu konu Krallık’tan ayrılmak için bir gerekçe daha oldu; bu olur mu olmaz mı bize yine zaman gösterecek. Fakat Birleşik Krallık’ın birliği bir arada tutma sıkıntısı var. Aslında Theresa May’in açıklamalarında bunu görüyoruz. “Bütünlük, birlik için biz bu Brexit'i gerçekleştiriyoruz” gibi bir açıklaması var, buradan biz AB’nin birliği dağıttığının düşünüldüğünü anlayabiliriz. İskoçlar yaptıkları referandumu yenilemeye yönelik çalışmalar yapıyor. Theresa May’in şöyle bir çıkışı oldu, “Brexit süreci tamamlanmadan bir daha böyle bir referanduma gidilmez”. Aslında orada biraz da gözdağı vermiş oldu. Buna benzer bir durumu İspanyollar da yaşıyor. Katalanlar da benzer bir referandum yapmaya girişti, fakat hükümet onları bastırdı. Bu demokrasi kültürü ile ilgili bir şey. İngilizler telkinlerde bulundular ayrılmayın dediler; karşı bir kampanya yürüttüler; ama ayrılıkçı İskoçlara karşı bu yaptığınız ‘yasa dışıdır’ gibi cümleler kullanmadılar. Çünkü demokrasi kültürleri birbirinden farklı. 

 

QHA: Öte yandan da Kuzey İrlanda sorunu var...

Bu konu İngilizlerin gündeminde yer alıyor. Ciddi bir terör meselesi oldu orada da. IRA terör örgütünden başlayıp, işin siyasi konumunun da tartışıldığı süreçler yaşandı. Geldiğimiz nokta itibarı ile terörün geride kaldığını görüyoruz, ama bu hareketin taraftarları siyasi olarak bir duruş sergiliyorlar hala. Dediğim gibi İngilizler için bu konu ciddi; öyle ki örneğin istihbarat teşkilatın içinde kurdukları konuyla ilgili özel bir birim var. İngilizler için bu konu hala canlı ve önemli. Hatta okurlarımızın gitme imkânı olursa orada kontrol noktalarının olduğunu göreceklerdir. Tarihte yaşanılan o çatışmaların soğuk izleri hala vardır o sınırlarda. 

 

QHA: Peki buradan nereye dönmeye çalışıyor o birlik egemenlik vurgusu?

Aslında bir romantik akımın etkisi altında olduğunu söyleyebiliriz İngilizlerin şu an. Bu sağ politikanın bir yansıması olarak, yani sağ baskının Avrupa‘ya etkisi olarak. Romantizmin etkisinin mazisi, geçmişe dayanan aydınlanma karşıtı bir hareket olarak ortaya çıktı. Edebiyatta, sanatta görürüz; siyasette de gördük. İkinci Dünya Savaşı’nın otoriter-totaliter rejimlerinde de bunun yansımalarını ciddi bir şekilde gördük. Tabii şimdi Avrupa genelinde yine bu var, geçmişe özlem. Büyük devlet geçmişi mesela İngilizlerde de var. İmparatorluk geçmişine bir özlem. Romantiklik konusunu bu şekilde ele alabiliriz. 

 

QHA: Brexit, Birleşik Krallık’a birleşme mi getirecek ayrılık mı?

Birleşme getirmeyecek gibi görünüyor, ayrılığı daha fazla tetikleyecekmiş gibi görünüyor. Burada İskoç örneğini tekrar verebiliriz. Özellikle AB üyeliği tartışmaları kapsamında. Yani "bağımsız olup AB’de kalmak istiyoruz, Birleşik Krallık’ın çıkması pek avantajımıza değil" deniyor. Şu soruyla şekillendirebiliriz. Birlik hangi anlamda sağlanabilir? Hukuki bir bütünlük getirebilir, ulusal hukukun öne çıkması anlamında. Belki milli ekonomi anlamında bir birlik getirebilir. Ayrıca Birleşik Krallık krizlerin etkisinden kurtulmaya çalışıyor. AB ciddi ekonomik ve siyasi krizler yaşıyor 2008’den beri, o zamanlar yaşadı, şimdi yaşıyor, ileride de yaşayacak.  O krizler her Avrupa devletini etkilemiyor, ama mesela son kriz İspanya’yı, İtalya’yı, Yunanistan’ı çok etkiledi.  Krallık bu problemlerden kurtulmak istiyor. 

 

QHA: Brexit’in, Krallık’a etkilerini konuştuk; peki Avrupa Birliği’ne etkileri ne olacak problemler nedir?

-Avrupalılaşma ile somutlaştıracağımız Avrupa bütünleşmesinin 3 temel ayağı var. Bir tarafta politikalar vardır, üye ülkelerin uyması gereken ortak politikalar. Diğer tarafta kurumlar var, konsey, komisyon,  diğer alt birimler, hukuki kurumlar. Bir de süreçler var, süreçler kapsamında ele almamız gereken konular, çıkar oluşumu, çıkar birlikleri ve çıkar temsilidir. Bu süreçlerde aksama var. Avrupa bütünleşmesinin yaşadığı sorun bu. Çıkar birliği uzlaşmasında sorun var. Ortak bir kanıya varılamıyor ortak çıkar konusunda. Süreçler aksadığı zaman iş tekrar üyelerle ilişkiye geliyor. AB’nin yaşadığı bu olaylar bizi Brexit’e götürüyor. Yeniden ulusallaşma süreci olarak bunu adlandırabiliriz. Tekrar sınırların hissedilmesi söz konusu. Schengen geçerli, tamam; sınırlar o anlamda kalktı ama kriz anlarında bu sınırlar tekrar ortaya çıkıyor. Son mülteci krizi bize tekrar onu gösterdi, duvarlar gördük biz sınırlarda. Avusturya öncülüğünde bölge ülkeleri bir an da AB’den ayrı hareket edebildiler mültecileri engellemek için. Bu anlamda yeniden ulusallaşmayı görüyoruz. Brexit’ı bu çerçevede ele alabiliriz. O da Birleşik Krallık’ın tekrar ulusallaşması anlamında değerlendirilebilir.  

AB’de bu süreçlerin aksaması adına hem de yarattığı hayal kırıklıkları adına iki açıklama örneği var. İlk açıklama 2013’te dönemin AB Parlamentosu Başkanı Martin Schulz’dan, diyor ki “Avrupa şüpheciliği artmıştır. Çünkü AB içerisinde işsizlik ve ekonomik istikrarsızlık vardır.” Bu bir sorunun tespiti. Aynı yıl 2013’te dönemin Avrupa Konseyi Başkanı Herman Van Rompuy “AB güvenlik tehditlerine açık ve AB bunları bertaraf etmeye hazır değil” dedi. 2012’de de “AB’nin bir süper güç olma ihtimalinin zayıf” olduğunu söyledi. Aynı zamanda “Batıda homojen bir ‘biz’ anlayışının kalmadığını belirtti”.  Bunları söyleyenler üst düzey isimler; normal şartlarda bizim onlardan beklediğimiz  AB için olumlu bir tablo çizmeleridir. Kriz anlarında dahi böyle isimlerin hep moral vermesi lazımken bu açıklamalar Brexit olayını da etkileyen ve tetikleyen açıklamalar olmuştur denebilir. 

AB’de olan bu açıklamalar ve gelişmeler bize gösteriyor ki Birlik içinde acilen reformlara ihtiyaç var. Sosyal, ekonomik ve siyasi reformlar olmalı bunlar. Kamuoyunda ve yapılan araştırmalarda da bu yönde beklentiler karşımıza çıkıyor. AB’ye, bütünleşmeye güvenin azaldığını görüyoruz. Diğer bir sorun da şu: Bir küresel meseleyi AB direk gündemine alıyor; gündemine alınca hiç alakası olmayan diğer AB üyeleri ülkelerde mecburen bu sorunları ulusala çekiyor. Belki o olayla İtalya’nın, Polonya’nın veya Krallığın hiç alakası yok; belki kendi gündemlerinde ilgilenmeleri gereken başka meseleler var, ama diplomasi gereği bu problemlerle de ilgilenmeleri gerekiyor. AB’nin önünde olan problemlerden bazıları işte bunlardır. 

Genişlemeler de AB için bir problem yaratıyor; en büyük genişlemeyi 2004’te yaptı, 10 aday ülkeyi üye yaptı. Yapılan araştırmalarda AB içindeki AB sempatizanlarının bile bu durumdan rahatsız oldukları görüldü. Bu ve bunun gibi sebepler yüzünden AB'ye olumlu yaklaşanların oranı 2016 itibariyle %51'e kadar düştü. Olumsuzlar %49 ile kendilerini gösterdiler. Polonya, Macaristan, Yunanistan, Fransa, İtalya, İsveç, Hollanda, Almanya, Britanya, İspanya’nın oluşturduğu 10 ülkede yapıldı bu araştırmalar. İşte bu tablo AB içinde ciddi kırılmalar yaratıyor. 

 

QHA: Peki bütünleşme için diğer vurgulamamız gereken neler var?

Bununla ilgili ilk ipuçlarını Roma Antlaşması’nın 60.yıl dönümü organizasyonunda gördük. Bir bildiri yayınlandı 2 sayfalık. O bildiride aslında farklı düzeylerde farklı seviyelerde entegrasyon lafı geçirilmesi nedeniyle ‘çok vitesli’ AB'ye geçildiğini gördük. Resmen daha önce bu açıklanmıştı zaten; Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande bunu açıkladı ve Almanya Şansölyesi Angela Merkel de bunu desteklediğini söyledi. Bu eğer hayata geçerse şu olacak: Üye ülkeler arasında fark olacak; bazı ülkeler geri plandan takip edecek Birliği ve politikalarını, bazıları daha önden gidecek, böyle çeşitlilik içerisinde bir AB göreceğiz. 

 

QHA: Biraz da Avrupa Birliği Türkiye ilişkilerine göz atalım; bunun hakkında ne dersiniz ?

-Şimdi bir Brexit deneyimi oluyor AB için; bu Lizbon Anlaşması’yla sağlanan bir hak üye ülkelere. Birleşik Krallık AB’den çıkmak istiyor, ama belli başlı konularda işbirliğine devam etmek de istiyor. Askeri konularda, kolluk kuvveti gibi konularda vb. Mesela bir askeri operasyon düzenlenecekse AB üyelerinin katılacağı, İngiltere’nin de askeri gücüne başvurulabilecek. İngiltere’nin güçlü bir askeri yapısı var, AB de bunu kaybetmek istemeyecektir. Eğer AB bunu kaybederse kendisini güvende hissetmeyecektir. Bununla ilgili de bazı tartışmalar var, AB NATO’ya daha mı fazla sarılacak, ABD etkisi artacak mı gibi sorular ekseninde dönen . Bu konuda devreye Türkiye de giriyor; daha bu Brexit süreci hiç konuşulmazken İngiltere ile Türkiye’nin işbirliği çerçevesinde AB’nin güvenlik ve savunma politikasının desteklenmesi gibi bir tartışma vardı ve raporlar hazırlanarak bunun üstünde durulduğunu görebildik. Ne demek bu? Daha önceleri Birleşik Krallık’ın  bir AB üyesi olarak ve ayrılma gibi bir tartışma söz konusu değilken, bir ayağının hep dışarıda olduğunu görüyoruz. Türkiye bu olayın neresinde derseniz, AB üyesi değil, ama Gümrük Birliği'ne dâhil bir aday ülke. Benzer bir şekilde AB’nin ortak güvenlik ve dış politikasına dâhil olabilir, ama karar alma mekanizmasında yer almayabilir. Yani askeri olarak yanında durabilir AB’nin. Yani dışardayken bir ayağı içerde olabilir. Birleşik Krallık’ın AB’den ayrıldığı koşullarda ikisi aynı konumda dışardan bu politikayı destekleyebilir.

Şu an Türkiye’nin üyeliğinin çok belirsiz olduğu, hatta artık hiç konuşulamaz hale geldiği bir dönemdeyiz, ama diplomatik ilişkiler devam edecek AB ile ve AB üyesi ülkeleri ile. Türkiye’nin AB üyesi olmaması bu ülkelerle diplomatik ilişkiler sonlanacak anlamına gelmiyor tabii ki, fakat artık AB karşısında Türkiye’nin işi daha zor. Birleşik Krallık’ın AB içinde Türkiye’nin üyelik sürecini destekleyen tutumu Brexit ile birlikte artık görülemeyecek. Almanya, Fransa gibi ülkeler Türkiye’nin AB üyeliği konusunda aleyhte tutum sergilerken, Birleşik Krallık’ın lehte tutumunu görürdük. Zaman zaman gerginlikler oldu, ama genele bakarsak Türkiye’nin AB üyeliğini destekleyen bir Birleşik Krallık gördük. Eğer Brexit gerçekleşirse bu durum Türkiye’nin AB üyeliği için sıkıntı demek. Yani Türkiye’yi AB içinde savunacak güçlü bir dayanak artık kalmıyor demek. 1990’lara bakarsak, ABD destekli, oradan başlayan, Birleşik Krallık’a uzanan ve oradan da AB’ye yönelen, Türkiye’nin AB üyeliğinin desteklenmesi amaçlı bir kamuoyu yaratma çabası vardı. 2000’lerin başında müzakerelerin başlamasına kadar götürebiliriz bunu. Ama sonra yavaş yavaş kopmalar oldu. Türkiye ile AB arasında uzlaşmazlıklar başgösterdi. Örnek verirsek, terör tanımı, terör nedir ne değildir, terörle mücadele gibi konularda Türkiye ile AB arasında ciddi farklılıklar kendini gösterdi. Dolayısıyla, mevcut koşullarda Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılması, AB’de Almanya ve Fransa liderliği demek olduğundan bu gibi daha da farklılıkların artması beklenebilir. Yani demek istediğim, Almanya ve Fransa’nın tutumu Türkiye’nin AB üyeliği için çok belirleyici olacak. Zaten şu anda AB’de gerek iç tartışmalar gerek Türkiye’deki iç koşullar gerekse de iki taraf arasındaki politika ve öncelik farklılaşmaları nedeniyle Türkiye’nin üyeliğinin desteklendiği bir durum da yok. 

 

QHA: Herkesin sık sık dile getirdiği bir soru var. Avrupa Birliği dağılır mı?

-Bu soru AB uzmanlarına çok sık sorulan bir soru. Öncelikle şöyle düşünmemiz lazım, çok zor şartlarda kurulmuş bir AB’den bahsediyoruz. AB ülkeleri, Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı’nı yaşadı. Bunların dışında büyüklü küçüklü birçok savaş yaşadı. Bir arada olamayınca neler olduğunu çok kötü deneyimlerle gören bir Avrupa var. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda aslında bir daha tekrar savaş olmasın diye ve barış amacıyla bir bütünleşmeye gidiş gördük. Tabii bu sadece İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda ortaya çıkan bir şey değil, 1800’lerin sonu 1900’lerin başında Avrupa’da bir bütünleşme söz konusu olmuştu. Hatta bu gümrük birliği benzeri bir uygulamayı daha önce Napolyon da yapmıştı. Bir kıtasal sistem oluşturmaya çalışmıştı Avrupa’da; bunu belli ölçülerde de işletti, ama bunun siyasi bütünleşmeye evrilmesi olmadı; daha çok ekonomik içerikliydi ve bunu Birleşik Krallık’a karşı yapmıştı. Bu da bir bütünleşme başlangıcıydı, ama biz asıl birleşmeyi İkinci Dünya Savaşı sonunda ve Soğuk Savaş döneminde gördük; bir barış projesi olarak karşımıza çıktı. Dünyada AB’ye benzer hiçbir yapı yok öncelikle bunu belirtelim.

Dünyada birçok benzeri yapı var, ama AB kadar derinleşmiş, kurumsallaşmış ve genişlemiş başka bir yapı yok. AB’nin çok sorunu var, bu da bir gerçek. Kuruluşu da krizli olmuştu ve Birleşik Krallık’ın girişi de bir kriz yaratmıştı; 10 yıllık bir süreç olmuştu orada da. Sürekli Fransa’dan yani Charles de Gaulle’den bir veto yiyordu. AB ilk etapta ekonomik olarak faaliyetlere başladı; buna kömür-çelik topluluğu örnek verilebilir. Neden kömür çelik? Çünkü askeri malzemelerin hammaddesi, bunu kontrol altına almak istediler. Daha sonra Euratom kuruldu. Atom enerjisini kontrol etmek istediler; o esnada ülkeler bir nükleer güç haline gelmeye başlamıştı. AB ilk olarak barış projesi olarak kurulmuştu, ama günümüze bakarsak bu cazibesini biraz kaybetti. AB’de barış konusuna elbette ki atıf yapılıyor, ama artık daha başka faydalara ihtiyacı var üyelerin. Başka arayışlar olumlu sonuçlanabilir, olumsuz da sonuçlanabilir, ama olumsuz sonuçlansa bile bu yapının dağılacağı anlamına gelmez. Avrupa’daki devletler bir arada olmayınca neler olduğunu gördük, bunu onlar da gördü. Sınırlar kalktı, öğrencilerin değişim programları var; bu tarz sosyal sorumlulukları da var Avrupa’nın artık. Bugünkü emarelere baktığımız zaman AB’nin dağılması söz konusu değil, çıkışlar yaşanabilir, reform sürecinden geçer, belki girişler yaşanır ama dağılır demek doğru değil.  

Röportaj: Berkay BİGEÇ


Sezgin Mercan kimdir?

2004 yılında Başkent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun olmuştur. 2007 yılında Başkent Üniversitesi Avrupa Birliği Programı’ndan yüksek lisans derecesi almıştır. 2013’te de Dokuz Eylül Üniversitesi Avrupa Birliği Çalışmaları Programı’nda doktora çalışmalarını tamamlamıştır. Avrupa Birliği hibe programları kapsamında sosyal içerikli çeşitli projeler yürütmüştür. Akademik dergilerde yayınlanmış ve konferanslarda sunulmuş birçok bilimsel çalışması bulunmaktadır. 

QHA