Bütün Çinliler bize aynı gelir. Keza bütün Afrikalılar da. Görünüşe göre, bu onlar için de geçerliymiş: Meşhur Medieval Total War 2 oyununda, Moğol komutan "Az evvel öldürdüğüm senin kardeşin miydi? Hepiniz gözüme aynı görünüyorsunuz" diyerek nükteli bir şekilde buna gönderme yapar. Buna "cross-race effect" ya da "öteki ırk etkisi" deniyor. İnsanlar, ekseriyetle kendi ırklarından olanı daha detaylı, her bir bireyin farklı özellilerini fark edecek şekilde görürlerken, başka ırklardan insanları hep birbirine benzer görürler. Biz Japonların tamamını birbirine benzer görüyorsak, ortalama bir Japon da bizi öyle algılıyor.

Bu "etnonym"lerde, yani millet adlarında da böyle. Osmanlı için bütün Batı Avrupalılar "Frenk"tir. Eski Türkler için bütün Ortadoğulu görünümlü yabancılar Tat, bütün çekik gözlü yabancılar Tabgaç'tır. Benzer şekilde, bir Batı Avrupalı için eski çağda müslümanların hepsi Sarracen, sonraları Türk'tür. Biz "gavur adeti"ne Frenk adeti deriz, onlar da müslüman olmaya Türk olmak diyebilirler. Bu, Frenk yahut Türk sözcüklerinin gerçek anlamlarıyla ya da bu olguların gerçekte ne olduğuyla ilgili değil, cehalet ve beynimizin "öteki ırk etkisi"ne maruz kalmasıyla ilgili. (Bir anekdot: Doğu Türkistan'dan Türkiye'ye gelen bir dostum, çekik gözlü olduğu için kendisine Çinli diyen çocuklardan şikayet ediyordu. "Anama sövseler bu kadar sinirlenmem" diye ekliyordu. Enver'di ismi, nerelerdedir acaba şimdi?)

Milletler, kendi içlerine dönük olarak ayrıntılara, farklılıklara önem verirler. Dünyanın geri kalanını ise daha homojen, flu ve "kabataslak" görürler. Asya'ya neden Asya dendiğine dair ilginç bir teori vardır: Bugünkü Asetin ve Karaçayların atası diyebileceğimiz Alanlar, kendilerine As, Yas yahut Yaş diyorlardı. (İçinde "Yaş" geçen Avrupa şehirlerinin çoğu Alanlardan izler taşır, Iaşi gibi.) Yunanlılar, bu As kavminin yaşadığı dağların ötesine topyekün "Asya" demişler. Yahut, Doğu'da Hindistan diye gizemli bir ülkenin yer aldığına inanan kaşif, Amerika'ya varınca orayı da Hindistan zannedip, "Burası Hindistan" diyebilir. Oysa kendi içlerinde çok farklı alt-kimlikleri öne çıkararak yaşarlar. 

Bu, aklımızda kalsın. Sonra şunu soralım; kendilerine Deutsch diyen Almanlara biz neden Alman diyoruz, İngilizler neden German diyor? Fransızlar, bir "Alman kabilesi" diyebileceğimiz Alemanni kabilesi nedeniyle Deutsch kavmine "Alaman" demişler. Biz de onlardan öğrenip, Alman demişiz. Evvelden Nemse derdik, Macarlardan öğrendiğimiz şekliyle. Viyana'ya da Beç derdik misal, Atsız bu yüzden "Bir gün yine Beç önünde düğün ederiz" diyor, yahut Fazlıoğlu Cemal Oğuz bu yüzden Mehter'in bize Beçlerle Çanakkale'den ruh verdiğini anlatıyor. Daha ilginci, İngilizler Almanlara German derken, Hollandalıları Almanlara benzettikleri için Dutch demişler. Çok karışık, anlayacağınız.

Türkler nasıl Türk olmuşlar peki? Jean Paul Roux der ki, Türklerin geleneği, birliği sağlayan boyun, adını diğerlerine vermesidir. En son örneğini Osmanlı'da görürüz. Osman'ın soyu, birliği sağladığı için, adını milletin ismi yapmıştır. Doğrudan "Türk" sözcüğü de böyle: Türk, bir klanın yahut kabilenin ismi idi. Birliği onlar sağladığında, adlarını hepsine verdiler. "Türk-Oğuz beyleri" gibi kullanımlar bu yüzden. Biz karışıklık olmasın diye, törensel bir kullanım olan Göktürk diyoruz onlara. Türklerden önce, aynı işlevi Hunlar görmüşlerdi. Çengiz Moğollarına bu yüzden Moğol dedik, Türk/Moğol oranı 7/1 olsa bile. Ancak bu "Türk"lerin daha önemli bir özelliği vardı: Yazıya geçirdiler. Diğer ülkelerle ilişkiler kurdular ki, Bizans tahtına Fatih'ten çok daha evvel kanında Türklük bulunan imparatorlar oturmuştu bu yüzden. Çevredeki insanlar, artık Orta Asyalı, at binmeyi seven, güzel kadınlara düşkün ve savaşçı bu insanların tamamına Türk dediler, hatta en başta bu "Göktürk" birliği içinde bulunmasalar bile. Kendilerine "Türk" demeseler bile: Türk bir siyasi isimdir. Ancak o kadar belirgin bir siyasetin ismidir ki, kalıcı olmuştur. "Alaman" örneğindeki gibi. Bugün Türk, Turkic, Türki, Turani vs diye adlandırılan "Altaylı" milletin ismi Türk değil de, Ahmet olsaydı da, realite değişmezdi: Bu insanlar tek millettir, akrabadırlar, aynı dilin lehçelerini konuşurlar. Fakat isimlerini belirleyen, hem iç, hem dış dinamiklerdir: Bu yüzden Bizanslılar, Macarların yönetici sınıfı Kabarların Hazar lehçesiyle konuştuğunu fark edip, bunlara "Türk prensleri", ülkeleri Macaristan'a da Türkiye demişler. Yahut bir teoriye göre, Göktürkler yıkıldıktan sonra Ortadoğu'da baskın olan Oğuzlara, aynı dili konuşup benzeştikleri için, "o eski Türklere benzeyen" anlamında "Türk-manend" demişler, Türkmen kalmış isimleri. 

Bugün pekala, Kazak, Kırgız, Türkmen, Tatar gibi yeni etnonymler var. Bunlara nasıl bakacağız? Bunları kullanmak, ayrılıkçı bir tavır mıdır? 

Ruslar, Orta Asya'da ve Kafkasya'da suni devletler kurdular, devletler de yeni kimlikler yarattı elbette. Millet ile ulusun farkı budur: Ulus bir devletle ilgili bir kimlik iken, milletin sınırlarını devletler çizmez, ondan ötede, yukarıdadır. Ve bu ulusların kimliklerini sevmelerinde de sıkıntı yoktur. İsa Yusuf Alptekin'in dediği gibi, "Türk" adı daha alt grupların isimleri öne çıkarılmak suretiyle silinmişse de, ortaya çıkan yeni isimler de zaten Türk tarihi kadar eskidir. 

Öyleyse ne yapmalı? Kazak Türkü, Tatar Türkü mü diyeceğiz? Yoksa, Kazak, Tatar yetecek mi? Bence ikincisi yeterlidir: Özellikle bir aradaysak. Kazak, Türk'ten başka, öte değildir ki? Kırgız deyince, bir Arap aşiretini mi kastediyoruz sanki? Ve şunu da unutmamak gerekir ki, Türkiye Türkleri, bütün milletin adını, Türkiye Cumhuriyeti'nin ulus adı olarak da aldılar. Bunun bir Kazak-Türk, Kırgız-Türk ikiliği yaratmasının önüne geçmek için, Azerbaycan Türklerinin kendine Azerbaycanlı dediği gibi, kendimize Türkiye Türkü yahut -yalnızca diğer Türklerle muhatap olduğumuz zamanlar için- Türkiyeli demeliyiz. 

Muhataplar dışarıda ise, Tatar'ın da, Kazak'ın da, Türkmen'in de bir ağızdan "Türküm!" demesi gerekir. Mesela, bunu demediğimiz için, Irak ve Suriye'deki Türkmenler, sanki birkaç kilometre ötedeki insanlarımızdan farkları varmış gibi konumlandırıldılar. 

Ayrı bir husus daha var: Bendeniz, mesela, Avşar'ım. 24 Oğuz boyunun, bugün boy adını kolektif şuurunda yaşatan tek unsuru olmasıyla müthiş bir değer arz ediyor Avşarlar. Ben Avşarım demeyi bıraktığımda, Türk ailesinin altında, küçük farklılıklarla Türk kültür deryasının zenginliğine katkıda bulunan bir unsur, yok olmuş olacak. Aynı şekilde Tatarlar, "Ben Kırım Tatarıyım" demezlerse, bundan imtina ederlerse, Kırım Tatarlarına özgü birçok etnografik detay kaybolacak, Türk kısırlaşacak, monotonlaşacak. 

En büyük tehlike ise, "Türkî" demek. Bir Türk, bir de Türkî varsa, "öteki Türk" yaratmış oluruz ki, bölücülüğün dik alası budur. "İç Türk - Dış Türk" diye bir şey de yoktur: Bütün Türkler içtir, bizdendir, bizimdir. 

Hem isimlendirmeler hususundaki bir kafa karışıklığına dair görüşümü beyan etmek, hem de Kırım Tatarları'nın kendilerine Tatar diyerek "Türklük"ten uzaklaşmaya çalıştıklarına dair iddialara cevap vermek için hazırladığım bu yazı, umarım faydalı olmuştur. Derneklerinin adını Kırım Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği koyan ve Güney Türklüğü'ne Türkçülük öğreten bu insanları böyle suçlamak, adaletsizliktir.

Abdülhak Hamid'in, Anadolucu bakışın "dışarlıklı" ilan ettiği, gelmiş geçmiş en müthiş Türk devlet adamı diyebileceğimiz Timur'un ağzından ettiği bir sözle bitirelim. A'rec, topal demek, ve bu özelliği taşıyan Timur'sa, bir engel değil, şeref nişanesidir:

"Ben a'recim, yolumda fakat sanma aksadım;
Tatar u Türk'ü müttehid etmekti maksadım."

Ve şunu belirtelim: Ahmet Taşağıl'ın aktardığına göre, Çinliler Göktürkler için kullandıkları simgeyi, Osmanlı için de kullanmışlar. Yüzlerce yıllık kesintisiz Türk kimliğinin en güzel vesikalarındandır. İnsanın aklına, Elçibey'in sözleri düşüyor: Ermeniler, hem bize Türk derler, hem Türkiye'dekilere. Düşman, bizi bizden daha iyi tanıyor.

QHA

Yasal Uyarı