2011 yılında Türkiye'deki Alman vakıfları gündeme gelmişti. Dönemin başbakanı Erdoğan, Alman vakıfları üzerinden BDP'ye, BDP belediyeleri üzerinden de PKK'ya para transferi olduğunu söylemişti. Heinrich Böll, Kondrad Adenaur, Friedrich Ebert ve Friedrich Naumann vakıfları, Türkiye'de faaliyet gösteren, önde gelen Alman vakıfları. Çeşitli projeleri fonluyor, kardeş sivil toplum kuruluşları kuruyor, eğitimden insani yardıma uzanan bir skalada birçok alanda faaliyet gösteriyorlar. 

Erdoğan'ın bunlardan şikayet etmesi kadar, Türkiye'de bu vakıfların faaliyet göstermesi de doğal. Zira buna esasen "Kamu Diplomasisi" deniyor ve Türkiye bu konuda zayıf olsa da, küresel platformda iddia sahibi olan bütün devletler bunu kullanıyor. Kamu Diplomasisi'nin özelliklerine değinmeden evvel, Türkiye'nin "ilginç" manzarasına bir göz atmak şart tabii: Türkiye tuhaf bir şekilde bayağı "kaybeden" tarafta.

Türkiye'de kaç Alman yaşıyordur? 2016 rakamı 70.000 olarak karşımıza çıkıyor. Almanya'da kaç Türk var peki? 3 milyon. Normalde, Türkiye'nin Almanya'da çok güçlü bir lobi gücüne sahip olmasını bekleriz, öyle ya, Ermeni lobisi çok daha az bir nüfusla Avrupa ve Amerika'da çok daha büyük bir nüfuz kazanmayı başarmış bir örnek olarak karşımızda duruyor. Mantığımız bize, Alman meclisinden Türkiye'nin istemediği hiçbir yasanın çıkmadığı, Almanya'da ciddi bir Türk lobisinin olduğu ve Almanya'nın Türkiye ile iyi geçinmek zorunda kaldığı bir manzarayla karşılaşmamız gerektiğini söyler. Oysa durum tam tersi; 2011 Başbakanı Almanya'nın Türkiye'deki faaliyetlerinden şikayet ediyor ve 2017'de Türk Bakan, Almanya'da sorun yaşıyor. 400.000 Türk'ün yaşadığı Hollanda'da yaşadığımız son büyük kriz de cabası.

Almanya, ülkesinde yaşayan Türk nüfusun, Türkiye'nin iç işlerine karışmasına vesile olacak bir araca dönüşme ihtimalini değerlendirip, savaşı Türkiye'nin sahasına taşımayı seçmiş olabilir mi peki? Pek mümkün: Ülkenizde bu kadar avantajlı olan bir yabancı ülkede, kuracağınız sivil toplum kuruluşları vasıtasıyla etki ve nüfuz sahibi olursunuz. Bunlara "GONGO" deniyor, "Government-organized-non-governmental-organizations" yani "Hükümetler tarafından kurulmuş hükümet dışı kuruluşlar". Bu kuruluşlar aydınları, gazetecileri, siyasetçileri etkilerler; hatta burslar, kurslar ve sosyal faaliyetler yoluyla "küçükten yetiştirirler". Bu sayede sözkonusu ülkenin sizin iç dinamiklerinize doğrudan ve dolaylı müdahalesine karşı sizin de bir tehdit/misilleme kozunuz olur.

Bu faaliyetler, meşru çerçeve dahilinde propaganda diyebileceğimiz "Kamu Diplomasisi"nin özünü teşkil ediyorlar. Bir yabancı ülkede, basın kuruluşları, STKlar ve diğer faaliyetlerle, kendi ülkeniz lehinde bir kamuoyu yaratır, karar alıcıları ve medyanın "eşik bekçileri"ni kazanırsanız, o ülkede diplomatik ve diğer faaliyetleriniz büyük bir avantaj kazanır. Muhatap olduğunuz devlet adamı sizin bursunuzla okumuşsa, haberinizi yapan gazeteci bir tatil etkinliğinizde gençlik günlerini şenlendirmiş ve size hayran kalmışsa, o ülkede yazarlar sizin ülkenizi öven öyküler kaleme alıyor, sinemacılar sizin ülkenize referanslar veren filmler çekiyorsa, bilinirliğiniz, prestijiniz ve ikna kabiliyetiniz artar. 

Özellikle Soğuk Savaş döneminde önem kazanan bir konsept vardı, "Anlatılar Savaşı". Batı'nın "Özgür Dünya" anlatısı ile, Sovyetlerin "Burjuva zulmü-emperyalizm" anlatısı, bütün diplomatik, istihbarat ve askeri faaliyetlerin içinde şekillendiği birer çerçeve teşkil ediyordu. Bu anlatılar, ekonomik, diplomatik, askeri ve istihbarat faaliyetlerinin birbiriyle uyum içinde olmasını sağlamak gibi bir iç işleve, karşı tarafın kamuoyunu kendi yöneticilerine karşı kullanabilmek gibi bir dış işleve sahipti. Soğuk Savaş'tan sonra bu "büyük anlatı"lar bitse de, "yumuşak güç" kavramı önem kazandı: Her ülke kendi siyasi, kültürel, ırki ve dini geçmişinden ve değerlerinden mayalanmış bir yumuşak gücü, sınırları dışında resmi temaslar ve anlaşmalar dışında ve bunlara hizmet edecek şekilde bir işlevsellik kazanmak için kullanmaya başladı.

Türkiye'nin buradaki temel sorunu, yumuşak gücünü "din" üzerinden belirlemesidir. Bu, önce "cemaat", sonra "paralel yapı" ve nihayet "FETÖ" olarak adlandırdığımız ihanet şebekesinin yayılmasına zemin oluşturduğu gibi, resmi kanallar dışındaki hareket alanının zayıf kalmasına neden oldu. FETÖ'nün özellikle yurtdışı ticaret ve diplomatik misyonlara eklemlenerek kazandığı hareket alanı ve resmiyet, bugün hala Türkiye'nin başını ağrıtan bir lobi gücü olarak ciddi bir tehlikedir. Bunun ötesinde, dini yumuşak gücü kullanmanın esastan ve usulden handikapları var.

Türkiye'yi Ortadoğu'da hem buradaki ülkeler hem Batı açısından önemli ve ilgi çekici kılan, "seküler, hukukun üstünlüğü ve cumhuriyet rejimi"ni sindirmiş ve aynı zamanda müslüman bir ülke olması. Yani Türkiye'nin yumuşak gücü ve "kültür ihracı malzemesi", Kemalizm'dedir. Din üzerinden bir yumuşak güç yaratmaya çalışan Türkiye, zaten dinin belirleyiciliğinin yüksek olduğu ve bundan bunalmış bir coğrafyadaki insanlara, farklı ve çekici olmayan bir vaatle yaklaşmak hatasına düşer. Gerçek avantajını yitirdiği gibi, hem bu ülkelerden teveccüh bulamaz, hem de Batı nezdindeki itibarını yitirir. Bunun yanında, sözgelimi Almanya'daki Türklerle rabıtasını hep din görevlisi ve din hizmeti götürmek yahut dini söylemlerle donanmış, Batı düzleminde pek bir kıymet ifade etmeyen, Türkiye iç siyasetine dönük bir yapı üzerinden kuran bir Türkiye, hayatın ve siyasetin diğer alanlarına gerekli insan sermayesini ve işlevselliği kazandıramaz. 

Türkiye, Almanya'da ve "Türk diasporası"nın yaşadığı bölgelerde eli yüzü düzgün, seküler, Batı değerleriyle uyumlu bir imaj çizen STKlar kurarak bunları desteklese, öğrenciler yetiştirse, hele ki Balkan ülkeleri gibi küçük ülkelerde nitelikli adam sayısının ve nüfusun azlığı nedeniyle bir kişinin dahi yaratabileceği farkın avantajını kullanarak "Türkofil"ler yaratsa, siyasi çatışmalar ve bozulan ortaklıklar nedeniyle karşı karşıya gelinen kriz durumlarında, çok daha etkin ve hareket alanı geniş bir siyaset izleyebilir, kazanımlar devşirebilirdi. 

Türkiye'nin kamu diplomasisi meselesini keşfetmesi ve bunu "Yeni Osmanlıcılık" gibi hülyalara kapılmadan, özüyle ve arz ettiği değerle (Seküler ve müslüman bir ülke) uyumlu, nezdinde yumuşak güç kullanacağı ülkenin yerel "jargonu" ile çatışmayan bir usulle uygulamaya koyması hayati önem arz ediyor. Rusya'nın Sputnik'i ve Avrasyacıları, Amerikan lobicileri, Alman vakıflarının gönüllü sözcüleri; sair "kökü dışarıda" kliğin ekonomik, siyasi, ideolojik ve medya uzantıları ülkede faaliyetlerini tam gaz yürütürken, "dışarı"daki mevcut ve müstakbel/muhtemel uzantı ve destekçilerini kendi eliyle gettolara kapatan ve gitgide hem eylemsel, hem söylemsel açıdan tecrit edilerek marjinalleşen bir Türkiye, Ortadoğu'da çok acı bedeller ödeyecektir. Bir "Neo-Cumhuriyetçilik", hem imajı düzeltecek, hem de Türkiye uzantıları ile dostlarını, kamu diplomasisi-propaganda-yumuşak güç zaviyesinden daha etkin şekilde kullanmamızı mümkün kılacak temel anlatı olarak karşımızda duruyor. Hariciyemizin bunu seçip seçmeyeceğini ise, zaman gösterecek.

QHA

Yasal Uyarı