Sürgün 1944 yılında gerçekleşti. Sürgünden tam 50 yıl yani yarım asır sonra bizim ailemiz tekrar Kırım’da birbirine kavuştuğunda yeni jenerasyonun, yani kardeş çocuklarının büyük bir kısmı Özbekistan’da, bizler ise Türkiye Cumhuriyeti’nde doğup büyümüştük. Yıllar sonra Kırımlı olmayan eşimle birlikte ailemle tanışmaya Kırım’a ilk kez giderken ailemin fertleriyle nasıl anlaşacağımız konusundaki kaygımız daha Akmescit havaalanında birbirimizi görüp ilk cümlelerimizi kurduğumuzda kaybolup gitti. Fatma halamdan ailemizin geçmişini dinlerken, doğru dürüst Kırım Tatarca bilmiyor olmamıza rağmen konuşulanların hepsini gayet güzel anladık. Biz konuştuğumuzda da halam bizi anladı. Çünkü hepimizin konuştuğu lisan öz be öz Türkçe idi. Bizi birleştiren, yeniden kavuşturan, bir araya getiren, bir olmamızı sağlayan en önemli şey dilimizdi. Boşuna dememişler insanlar konuşa konuşa anlaşır diye. Kelimelerin kökünü düşünüp Türkçe konuştuğumuzda gayet güzel anlaştığımızı, biz konuşurken onların anlayamadığı kelimelerin Türkçemize Arapça, Farsça, Fransızca gibi lisanlardan gelip yerleşen kelimeler olduğunu, onlar konuşurken bizim anlamadıklarımızın ise Rusçadan Tatarca’ya karışanlar olduğunu keşfetmemiz hiç uzun sürmedi. Üç günde bu kelimeleri otomatik olarak ayıklayıp öz Türkçe'de buluşuverdik.

Başlangıçta ailemizin özellikle kadın fertleriyle daha kolay anlaşıp iletişim kurduk. Çünkü evlerde Kırım Tatarca konuşulduğu için kadınların konuşma pratiği daha fazlaydı. Eğitim Rusça olduğundan, iş hayatında Rusça kullanıldığından ve ekmek parası peşinde koşarken evde fazla zaman geçiremediklerinden erkeklerimizin Kırım Tatarcası zayıftı. Yıllar içinde, her geliş gidişimizde, ailemizin erkeklerinin de dildeki pratiklerinin geliştiğini gözlemledik. Ancak Kırım Tatarcasını Latin harfleriyle okuma yazma konusunda kendilerini özellikle geliştiren kişiler dışında yazık ki insanlarımız büyük zorluk yaşıyorlardı. Bunun nedenlerini konuşurken rahmetli halam Sovyetlerin Kırım Tatarcasını yasaklayarak nasıl yok etmeye çalıştıklarını, bunun nasıl bir devlet politikası olarak uygulandığını anlattı. Ana dilin ve anadilde eğitimin yasaklanmasıyla birlikte üzerine bir de sürgün olup vatan Kırım’dan kovalanma ile Kırım Tatar halkının yazılı kültürünün nasıl yok edildiğini öğrendik. Sadece öğrenmekle kalmadık, o acıyı ve çaresizliği tam yüreğimizde hissettik. Öyle ya bir gece saat 03’te askerler makineli tüfeklerle kapınıza dayanıp: “15 dakika içinde hazırlanın, yanınıza en çok 3 kilo malzeme alabilirsiniz, ekmek ve su alın” diyorlar. Bir bilinmeyene gönderiliyorsunuz. Açlık, susuzluk, sefalet içinde günlerce sadece hayatta kalmak için uğraşıyorsunuz. Ardından gelen yıllar hastalıkları, salgınları beraberinde getiriyor ve gurbette karın tokluğuna çalışıp sadece yaşamaya çalışıyorsunuz. O güne dek kadim kültürünüzün birer parçası olan yazılı tarihinizin ve edebiyatınızın yok olup gidiyor olması, bir soykırımla yok olup giden halkınızın yanında belki de dikkatinizi çekecek bir öneme sahip olmuyor artık. Çünkü tek önceliğiniz hayatta kalmak. 

Yıllar geçtikçe hayata, birbirinize ve idealinize tutunup tekrar ayağa kalkıyorsunuz. “Vatan Kırım” diyerek, “Vatan ya da Ölüm” diyerek başlattığınız demokratik mücadele ile yarım asır sonra tekrar geri dönebiliyor ve vatanınıza kavuşuyorsunuz. 

Bizler gidip Kırım’daki akrabalarımıza kavuştuğumuzda onlar refah içinde ve harika şartlarda yaşamıyorlardı. Ama artık Vatan Kırım’daydılar. Başlarını sokacak evleri, karınlarını doyuracak aşları vardı, gerisi gelirdi. Nitekim gelmeye başlamıştı da. Yavaş da olsa, zor da olsa, tırnaklarıyla kazımaları gerekiyor da olsa oluyordu. Kaldı ki bu halk tırnaklarıyla kazımaya alışkındı, azimliydi. Yavaş da olsa olacaktı, oluyordu. Halam umutluydu, hepimiz umutluyduk. 

2014 yılının Şubat ayında gerçekleşen işgalle söndü o umutlar. Olan bitenin adına işgal diyemeyenlerin bilemediğini, yani; illegal bir referandumla maskelenerek demokratik bir hamle gibi gösterilenin aslında düpedüz işgal olduğunu biz biliyorduk. “Aman canım bize ne belki de böyle daha iyi olmuştur” diyenlerin aksine bu işgalin sonunun iyi olmayacağını biz biliyorduk. Çünkü biz Rus emperyalizminin ne olduğunu gayet iyi biliyorduk. Yanılmış olmayı ne kadar isterdik ama yanılmadık yazık ki.

Şimdi gelelim bugünün mevzusuna; Rusya’da anadilde eğitimi engelleyen yasa devlet başkanı Vladimir Putin tarafından onaylandı. İşgalden beridir zaten Kırım’da anadilde eğitim yapılmıyordu. Oysa umutlarımızın yeşerdiği zamanlarda 15 tane Kırım Tatar Milli Mektebi kurulmuştu. Yeni onaylanan bu yasa ile artık durum kanuni hale gelmiş oldu. Kırım’da Kırım Tatarca eğitim veren ilk ve orta derecede hiçbir eğitim kurumu kalmadı. Bu yasa Rusya’da mevcut bütün milli dilleri yok etmek üzere hazırlandı. Eminim diğer milli diller için de durum aynıdır. 

Şaşırdık mı buna? Tabii ki hayır! Şaşırmadık çünkü bu; Rusya’nın birkaç asırdır uyguladığı asimilasyonla yok etme politikasının halen daha uygulanmakta olduğunun göstergesidir. Şaşırmadık çünkü bu; Rusya’yı çeşitli halkların vatanı değil de hapishanesi yapmaya yönelik siyasetin bir ayağıdır. Şaşırmadık çünkü bu; yok sayarak, yasaklayarak, ezerek, bölerek, baskı ve eziyetle sindirerek yok etme stratejisinin bir parçasıdır. Rusya bu işi hep yapmıştır, yine yapmaktadır. Sakın emperyalizmi sadece batının tekelinde sanarak Rus emperyalizmini hafife almayın. Almayın ki yağmurdan kaçarken doluya yakalanmayın. 

Bu durumun planlayıcıları yarın öbür gün bu durumu da “Demokratik bir seçim!”, “Rus dilinin doğal olarak üstün gelişi!” ve “Azınlık halkların kendi tercihi!” gibi göstermeye çalışacaklar, yazılı tarihlerini bu yönde kurgulayacaklardır. Bize düşen avazımız çıktığı kadar “Bu doğru değildir!” diye bağırmaktır. Çünkü dilin yok olması, kültürün ve halkın yok olmasıdır. Ve Kırım Tatar halkı yok olmayı hiçbir zaman kabul etmemiştir ve etmeyecektir.

QHA

Yasal Uyarı