Çıkarları doğrultusunda değilse bir takım işleri, bana ne lazımcılar çıkar ortaya. Bana ne, bana dokunmayan yılan bin yaşasın’la da kalmaz, bir şeyler için uğraşanlara da musallat olur, kendi bildiklerini size dayatmaya kalkar, size de ayak bağı olurlar. Tarihsel kadim düşmanlarımızın birden bire kadim dostumuz olması, kendi soydaşlarımız kan ağlarken, “İyi ticaret ilişkisinde olalım da gerisi bana ne”den, “sen de fazla uğraşma bu tür işlerle”ye kadar gider bu durum.

Çıkar işte; nüfuzun kuvvetli olması, cebinin dolgun olması en önemli olgu, gerisi ise hep hikayedir bu insanlar için. Dünya görüşü ekseni sadece çıkar ilişkisi ve bu ilişkinin sağlamlığı esas alındığında prensipler yitirilmiş, insanlık büyük kayıplara uğramıştır.  Halbuki çocuklara anlatılan hikayelerde, masallarda her zaman iyiler kazanıp kötüler helak olmaz mıydı? Öğreti bu değil miydi? Masallarda; çıkarları doğrultusunda çevresini çiğneyen nüfuzlu, yetkili adamların ezdiği iyilerin, anaların, çocukların, ihtiyarların hayatta tutunabilmek için nelerden fedakarlık ettiği, çektikleri cefalar anlatılmalıydı.  

Belki eksiklik buradan geliyor.  Ninnilerde yeni doğmuş çocuklarımıza bostandan bostancının inekleri kovmasını öğreteceğimize, kadim düşmanlarımızı öğretmiş olsaydık, belli prensipleri, insanlığı anlatsaydık, durum daha farklı olurdu kesinlikle. Güney sahillerimizdeki otellerimiz boş, kadim dostlarımız artık gelmiyor demez, kendi halkımıza yönelirdik. Çıkarlar için, üç kuruş daha fazla kazanmak için ticari ilişkilerimizi kendi halkımızın dökülen kanları ve gözyaşları üzerine imzalamazdık. Bu elbette yeni bir durum değil. Osmanlı Devleti çöküşe başladığı zamanlarda da böyleydi. 1683 yılındaki Viyana bozgununa uğradığımız zaman Kara Mustafa Paşa’nın gözden düşmesini isteyerek vezir-i azam olmak hevesinde olan (ki sonradan isteğine ulaşmıştır) Kızlarağası Yusuf Ağa ile Sarı Süleyman Ağa’nın Osmanlı’nın yenilme haberini öğrendiklerinde, sevinçlerinden mendil çıkartarak oynadıkları kayıtlara geçmiştir, bizim hafızamızda da hala yerini korumaktadır.

Aynı şekilde Tolstoy’un Hacı Murat eserinde “İmam Şamil’den daha büyük” diye tasvir ettiği, Puşkin’in Erzurum Yolculuğu ismiyle yayınladığı anılarında olağanüstü Adam diye tarif ettiği kişi İmam Mansur da böyle bir tutumla karşılaşmamış mıydı? Kendisi Kuzey Kafkasya’da ilk milli birliğin kurucusu olarak kabul edilen “Muridizm” ve “Gazavat” fikrinin mimarıdır. Rus İmparatorluğu’nun 1552’de Kazan Hanlığı’nı işgal etmesiyle başlayan Rus yayılmasına karşı savaşmış, Osmanlı’ya hep bağlı kalmış ve her fırsatta İstanbul’a yani Bâb-ı Ali’ye bağlılığını bildiren mektup ve hediyeler göndermiştir. Ferah Ali Paşa, İmam Mansur’un Osmanlı’ya bağlılığını araştırtmış ve edinilen bilgiler İmam Mansur’un Osmanlı taraftarı olduğu ve Dağıstan halkına İslam’ı öğrettiği yönünde olmuştur. Fakat, Bâb-ı Ali içinde Ferah Ali Paşa’nın başarılarını kıskanan ve onu başarısız duruma düşürmek isteyen öteki paşalar İmam Mansur hakkında olumsuz düşünceleri yaymak için uğraşmışlardır. Sibel Çolak, Emel Dergisinin Ocak-Aralık 2013 sayısında İmam Mansur ve Muridizm hakkında detaylı bir yazı kaleme almıştır.

Ferah Ali Paşa’nın itibarını azaltmak için ileri gidilen noktanın, İstanbul’a gidecek olan İmam Mansur’un akrabasına hürmet edilmesini istemesine rağmen, rakipleri tarafından İmam Mansur’un akrabasına değil izzeti ikramda bulunmak, bir çok hakarete maruz bırakılmış olduğunu” vurgulanmıştır. Halbuki İmam Mansur’un etkisini o coğrafyalarda kullanarak, kadim düşmanımızla çarpışan cengaverleri desteklemek gerekirdi. Maalesef, şimdi günümüzde olduğu gibi, o devirlerde de bazılarının gözde olma çabası, nüfuzlu kalabilme uğraşıları böyle önemli dönüm noktalarında ön plana çıkmış, bunlar halkın kanının akmasını hiç önemsememiştir.

Bugün, üç yıldır işgal altında olan Kırım’ın ve soydaşlarımızın yaşadıkları acılar göz ardı edilerek, ticari anlaşmalar yapabilme sevdasıyla,  iki kilo fazla domates satabilmek uğruna  otellerimizde Rus turistleri misafir edip domuz eti dahil her istediklerini ikram etmek, kadim düşmanlığın kadim dostluğa dönüşmesini pekiştirmekten başka bir şey değildir. Kırım’daki soydaşlarımız evlerinde bile tereddüt içinde otururken, her an evlerinden alınıp hapse götürülme korkusu içinde yaşamaktalar. Bir gün evlerine dönerken Rus güvenlik güçleri tarafından kaçırılıp aylarca kendilerinden haber alınamayabilir. Kırım’da, Kırım Tatarlarının evlerine Rus polisleri tarafından sürekli arama yapılabilir. Böyle evlere baskın esnasında, baskın yapılan arkadaşlarının yanında olduğunu göstermek için o arkadaşının evin önüne giden insanlar, arkadaşlarıyla beraber topluca hapse götürülmeyeceklerinden de emin değillerdir. Evlerde bekleyen analar, yavrularını bir daha dünya gözüyle görebileceklerinden şüpheliyken, evlerde babalarını bekleyen minicik çocuklar, bir daha kaçırılan babalarından haber alıp alamayacaklarını bilemezken, eşler her gün her gece ağlamaktan göz yaşlarını tüketmiş, kan ağlayarak evlerini barklarını geçindirmeye uğraşırken; biz Survivor ve bilumum dizileri takip edip saçımızı taramaya devam edelim.

Bazı duyarlı soydaşlarımız, ellerinden geldiğince Kırım’da mücadele eden Kırım Tatarlarımızın yanında yer alarak, yardımcı olmaya uğraşırlar. Vatan Kırım’da olan bitenleri yakından takip ederken, haberleri sosyal medyada paylaşarak kamuoyu oluşturmaya uğraşırlar. Ama çıkarlarını düşünen insanlarımız yok mu? “Sana ne? Sana dokunmayan yılan bin yaşasın! Dünyayı sen mi kurtaracaksın?” diyerek ayak bağı olanlar! Saçlarınız çok iyi taranmıştır. Müsterih olunuz!

QHA

Yasal Uyarı