Ukrayna Krizi’ni özetleyen en doğru tespit, Rusya Federasyonu Başkanı Vladimir Putin’in “20. Yüzyılın en büyük trajedisi Sovyetler Birliğinin dağılmasıydı” sözünde yatar. Krizin gerçek sebebi de esasında bu sözün doğru ve net anlaşılmasıyla ortaya çıkacaktır.

 

Ukrayna, Sovyetler Birliği zamanında Birleşmiş Milletler’de temsil edilen tek Federatif Sovyet Cumhuriyetiydi. Yani uluslar arası alanda diğer federatif Sovyet cumhuriyetlerinden farklı olarak temsil edilen bir devletti. 1991 yılında Sovyetlerin dağılması ile bağımsızlığına kavuşan Ukrayna’nın toprak bütünlüğü de Rusya Federasyonu, ABD ve İngiltere’nin garantör olarak imzaladığı 1994 tarihli Budapeşte Memorandumu ile garanti altına alınmıştı. Ukrayna, bu memorandum ile nükleer silahlarından vazgeçmişti.

 

2014 yılının Şubat ayında Rusya Federasyonu, Ukrayna’ya ait Kırım yarımadasını işgal ederek, Budapeşte Memorandumu’nda attığı imzayı çiğnedi.

 

Avrupa Birliği ile ortaklık anlaşmasının eski Cumhurbaşkanı Yanukoviç tarafından askıya alınması ile 2013 Kasımında başlayan Euromaidan olayları Ukrayna’nın Kiev, Lviv gibi Ukrain etnik nüfusunun yoğun olduğu bölgelerde baş gösterdi. Bu olaylar, Rus etnik nüfusun yoğun olduğu yerlerde hele hele Kırım’da hiç görülmedi. Esasında Ukrain halkının gerçek tercihini ortaya koyduğu bu olaylar, 2014 yılının Şubat ayında Yanukoviç’in ülkeden kaçmasıyla neticelenecekti. Ancak, Rusya Federasyonu bu defa, Ukrayna’da yaşayan Rus etnik nüfusun güvenliğini sağlama bahanesi ile Ukrayna içinde iç kargaşa çıkarmak için seferber oldu. 27 Şubat 2014’de Kırım’ın işgali ile başlayan süreç, Luhansk ve Donetsk’te Rusya tarafından silahlandırılan ve asker desteği sağlanan ayrılıkçı terör olaylarının ve sıcak çatışmaların başlamasıyla bugüne kadar devam etti.

 

Kırım’ın Rusya Federasyonu’na bağlanması nedeni ile 18 Mart 2014’te Kremlin Sarayı’nda yapılan imza töreninde Vladimir Putin’in yaptığı konuşma, bu krizin altında yatan gerçekleri ve boyutunu göstermek açısından analiz edilmesi gereken bir konuşmadır. Putin, bu konuşmasında özetle; “Rusya Federasyonunun, Rusya toprakları dışında Rusça konuşulan her yere müdahale etme hakkı olduğunu, Rusya’nın tarihî sınırlarına kavuşana kadar mücadele edeceklerini ve bunun için güç kullanmaktan çekinmeyeceklerini” ifade ederek bir anlamda II.Soğuk Savaşı başlatmış oldu.

 

Bu itibarla, aslında mevcut kriz Ukrayna krizi değil, esasında “Rusya Krizi”dir.

 

Krize gerçek adını verdikten sonra, özellikle ve üstüne basarak vurgulamak gerekir ki Kırım’ın ilhakından değil Rusya tarafından ikinci kez işgalinden bahsetmek daha doğru olacaktır. Çünkü, ilhak hukuki bir tabirdir ve tek taraflı yapılamaz. Ancak ve ancak, toprağı el değiştiren devletin ve hatta o toprağın gerçek sahipleri olan halkların buna rızası gerekir. İşgal ise aynen bugün Rusya’nın yaptığı gibi haksız ve hukuksuz olarak bir başkasının toprağına tecavüz etmektir.

 

Kırım, Rusya tarafından ilk kez 1783 yılında işgal edildi. Bu işgali takip eden iki asır boyunca, Kırım’ın tarihî ve gerçek halkı Kırım Tatarları, Rusya tarafından yapılan baskılarla Kırım’ı kitleler halinde terk etmeye başladı. Bugün Türkiye’de yaşayan milyonlarca Kırım Tatarının ataları, 1783-1945 yılları arasında Kırım’dan Türkiye’ye göç etmek zorunda kalan insanlardır. Rusya, bu ilk işgali boyunca daha işgalin ilk yıllarından itibaren Müslüman Kırım Tatarlarına zulme başlamış, insanları din değiştirmeye zorlamış, topraklarını, hayvanlarını ellerinden almış, insanları fakirlik ve açlığa mahkum etmiştir. Bu baskılar karşısında Kırım Tatarları kitleler halinde Kırım’ı terk etmek zorunda kalmıştır. Bu göçler aslında gerçek anlamda bir sürgündür.

 

Nihayet 18 Mayıs 1944 tarihinde Kırım’da kalan son 400.000 Kırım Tatarı da hayvan vagonlarında vatanlarından koparılarak Sibirya, Urallar ve orta Asya’ya sürgüne gönderilmiştir. Kırım Tatarları bu Sürgünde nüfuslarının %46’sını kaybetmiştir.

 

Özetlediğimiz bu acı tarih dahi esasında Kırım’ın ikinci kez işgali karşısında Kırım Tatarlarının işgale karşı bakış açısının ne olacağını ortaya koymaktadır. Kırım ya da dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın hiçbir Kırım Tatarı, Rusya’nın bu işgali karşısında kaygısız kalamaz. Kırım Tatarlarının acı hatıraları yeniden canlanmış ve bir kez daha aynı hatıraları yaşama gerçeği ile karşı karşıya kalınmıştır.

 

Nitekim, işgalin hemen akabinde Rusya, Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, Refat Çubar, Sinaver Kadir ve İsmet Yüksel gibi Kırım Tatar lider ve aktivistlerine Kırım’a giriş yasağı getirmiş, Kırım Tatar Milli Meclisi Başkan Yardımcısı Ahtem Çiygöz de dahil olmak üzere önde gelen Kırım Tatar aktivistlerini tutuklamış, onlarca eve, camilere, okullara, Kırım Tatarlarına ait sosyal ve kültürel tesislere yüzleri maskeli “devlet görevlileri” tarafından baskınlar yapılmış, 21 Kırım Tatarı kaçırılmış, 3’ünün cesedine ulaşılmış, Kırım Tatar Millî Meclisi’nin binasına el konulmuş, basın yayın organlarına baskınlar yapılmıştır.

 

Özetle, Kırım Tatarları acı tarihleri ile bir kez daha karşı karşıyadır.

 

Bu kısa tespitlerden sonra konuya siyasî ve hukukî bağlamda açıklık getirmek açısından Kırım’da yaşanan ama gündemin üstünü örttüğü iki hukukî veriyi ele almakta fayda vardır. İşgalden sonra iki ayrı self determinasyon kararı alındı. İlki büyük çoğunluğu Rus etnik kökenlilerin oluşturduğu Kırım Özerk Cumhuriyeti Parlamentosunun aldığı self determinasyon kararı idi ki, hem bu kararın hem de akabinde düzenlenen referandumun esasında bir tiyatrodan ibaret olduğu, 18 Mart’ta Kremlin Sarayı’nda atılan imzalarla görüldü. Bir self determinasyon kararının hukuki olabilmesi, o bölgeyi sınırları içinde bulunduran devletin organlarınca tanınmasına bağlıdır. Oysa ki referandumun hukuksuz olduğu Avrupa Konseyi’nce de raporlandığı gibi, Ukrayna tarafından da hiçbir zaman tanınmamıştır. Kaldı ki, self determinasyon kararı alıp sonra başka bir devletin boyunduruğuna girmek self determinasyon kavramının özüne taban tabana zıttır.

 

Kırım Tatarları için asıl önemli olan self determinasyon kararı ise Kırım Tatar Millî Kurultayı’nın Bahçesaray’da yaptığı toplantıda alınan ve Kırım Tatar Özerk Devleti’nin kurulması amacına yönelik karardır. Esasında bu, 1991 yılının 26 Haziranında toplanan II.Kırım Tatar Millî Kurultayı’nın ilan ettiği self determinasyon kararının bir tekrarından ibarettir.

 

Kırım Tatarları, sürgün sonrasında yeniden döndükleri vatan Kırım’da, Ukrayna’ya bağlı ancak tamamıyla Rus unsurların hakim olduğu Kırım Özerk Cumhuriyeti devletinin haricinde Kurultay sistemi ile kendi özyönetim yapısını da kurmuştur. Bu yapıya göre, Kırım ve hâlâ sürgün bölgelerinde yaşayan Kırım Tatarları demokratik ve genel seçimlerle Kırım Tatar Millî Kurultayı’nda kendilerini temsil edecek vekillerini seçerler. Bu vekillerden oluşan 234 kişilik Kırım Tatar Millî Kurultayı iki yılda bir toplanarak, ilke kararlarını alır ve daimî olarak görev yapan 33 kişilik Kırım Tatar Millî Meclisi’ni ve Meclis Başkanını seçer. Bu sisteme, dünyanın diğer bölgelerinde yaşayan Kırım Tatarlarının kurdukları teşkilatların temsilini sağlamak üzere 2009 yılında Bütün Dünya Kırım Tatar Kongresi de yardımcı organ olarak ilave edilmiştir.

 

Kırım Tatarlarının, Ukrayna ve Kırım Özerk Cumhuriyeti içinde kurdukları bu özyönetim sistemi, Avrupa Birliği organları tarafından dahi dünyadaki en iyi özyönetim sistemi olarak kabul edilmiş; nihayet Ukrayna’nın yeni Cumhurbaşkanı Poroshenko, Kırım Tatar özyönetim sistemine ve Kırım’da Kırım Tatarlarının self determinasyon haklarının varlığına vurgulamalar yapmış; Ukrayna’nın Ankara Büyükelçisi Kırım’da Kırım Tatar Özerk Cumhuriyeti kurulması gerekliliğini resmî ağızdan ifade etmiştir. Bu gelişmeler, Kırım Tatar Millî Kurultayı’nın self determinasyon kararının hukuksal ve siyasal alanda kabul gördüğünün ipuçlarıdır.

 

Türkiye, Kırım’ın işgali karşısında, Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesi ve işgalin hukuksuz olduğu yönünde bir söylem geliştirerek, bu konuda müttefikleri ile birlikte hareket edeceğini defalarca beyan etmiştir.

 

Ne var ki, Rusya ve Türkiye arasındaki ticarî ve siyasî ilişkiler, Türkiye’nin Kırım’ın işgali gibi açıkça kanun dışı bir eyleme karşı aktif politika ve rol izlemesinin önüne geçmiştir. Bu, Türkiye’nin hür ve demokratik dünyadaki imajına bir kez daha zarar vermiştir.

 

Hür ve demokratik dünya, Karadeniz’den komşusu olan Rusya’ya karşı, Türkiye’den çok daha aktif, işgale ve krize karşı uygulanmakta olan yaptırım siyasetine yoğun bir katılım beklerken, Türkiye, bir kez daha müttefiklerini ve kendini yıllarca saydığı demokratik ülkeler klübünü hayal kırıklığına uğratmıştır. Çünkü, Türkiye yaptırımlara katılmayacağını en yetkili ağızlardan ifade etmekle kalmamış, bilakis Rusya ile ticarî ve siyasî ilişkilerini daha da geliştirme gayreti içine girmiştir.

 

QHA

Yasal Uyarı