Geçen aylarda bir Uzakdoğu ülkesi olan Malezya’ya bir ziyarette bulundum. Bir Kırım Tatarı olarak kalbimden ve dilimden düşmeyen bir olgu, elbette Kırım ve Kırım Tatarlarının durumları. Hal böyle olunca, arkadaşlarla, tanışlarla hoş beşten sonra sohbetimiz Kırım konusuna gelir. Bu sohbetlerimde şunu anladım ki; ilk önce Kırım Tatarları kimdir, kimlerdendir bunu açıklamak durumundayız. Bu yüzden ilk etapta bu konu etrafında konuşuyoruz. Daha sonra sohbetlerimiz, Kırım Tatarları’nın özellikle son üç yılda yaşadıkları değişimler ve zorlukları anlatma çerçevesinde gerçekleşiyor. Üçüncü etapta ise bunlara karşı ne yapılabilir, biz kişisel olarak ne yapabiliriz şeklinde gelişiyor.

Bir tarihçi olarak öncelikle Kırım Tatarları konusu üzerine bir açıklık getirmek isterim. Kırım Tatarları tarihi ne Osmanlı Tarihi’nin bir parçası olarak Küçük Kaynarca’ya kadardır, ne de Rusya’nın ilk işgali 1783 ve son işgali 2014 olarak Çarlık Rusyası, Sovyetler Birliği ve Rusya Federasyonu tarihinin bir parçasıdır. Kırım Tatarlarının tarihi, başlı başına bir tarihtir ve bu yönde çalışmalar yapılmalıdır. Buna mükemmel bir örnek, Müstecip Ülküsal’ın "Kırım Türk-Tatarları (Dünü-Bugünü-Yarını)" adlı eseridir.

“Tatar” sözü, çeşitli zamanlarda değişik anlamlarda kullanılmıştır. Prof. Shirin Akiner’in "Islamic Peoples of The Soviet Union" kitabında ‘Ruslar bu deyimi, yüzyıllar boyunca, Avrupa Rusya’sında yaşayan bütün Türk soylu Müslümanlar için kullanmışlardır’ der. Kırımlılara ve Kırım hanlarına yalnız Rus ve Avrupa kayıtlarında ‘Tatar’ denilmemiştir. Osmanlı kayıtlarında da halka “Tatar” ve Kırım hanlarına da “Tatar Hanları” denilmiştir. Bu bir alışkanlık olmuştur. Prof. Mehmet Maksudoğlu “Kırım Türkleri” kitabında, Islam dünyasının “Tatar” kelimesini  ilk defa 13. yüzyılda Moğollardan bahsederken kullanmış olmasına dikkat çeker. Çünkü, Moğol ordusunun çoğunluğu Türk olmakla birlikte, bütün komuta kademeleri Moğolların tekelindeydi. Kıpçaklar, Peçenekler ve öteki Türk boylarından gelenler, rütbesiz askerlerdi. Ondördüncü yüzyıldan itibaren ise Tatar kelimesi etnik olmaktan çok, siyasi bir anlam ve içerik kazanmaya başladı. Tatar hakimiyeti altında yaşayan milletler Moğol hanedanlarının idaresinde yaşadıkları için Tatar diye anıldılar. Hazar Denizi ve Karadenizin kuzeyindeki bölgelerde yaşayan Türk topluluklarında Tatar siyasi isim olarak devam etti. Zamanla hanlar ve yöneticiler de Türkleştiler.

Sosyoloji profesörü E. Pittard’ın “Tatarlar Türktürler ve antropoloji bakımından birdirler” dediğini biliyoruz. Kırım’daki Anadolu Türkleri için ise Mehmed Nesri'nin "Kitab-ı Cihan-Numa" adlı eserinde, "Anadolu Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubad zamanında müslümanların Sinop’tan Kırım tarafına geçip Sudak şehrini feth ettikleri” bahsi bilinmektedir.

Prof. Hakan Kırımlı, bu konuyu bölgedeki değişimi şöyle anlatmaktadır;

"XIII. yüzyıl başlarında Cengiz Han’ın meydana getirdiği muazzam imparatorluk Kırım’ın da kaderini değiştirdi. Cengiz Han’ın ordularından bir grup ilk olarak 1223 yılında Karadeniz’in kuzeyine gelerek burada Kıpçak-Rus birleşik kuvvetlerini perişan etti. Bu zafere rağmen bölgede kalıcı olmadılar. Ancak 1237’de Cengiz Han’ın torunu Batu’nun kumandasında geri dönerek benzeri görülmemiş bir kudretle önlerine gelen bütün güçleri ezerek Avrupa ortalarına kadar hemen her yeri ele geçirdiler. Kırım da böylece bu dev doğulu imparatorluğun parçası oldu. Cengiz Han’ın ölümünden kısa bir süre sonra imparatorluğun fiilen dört parçaya bölünmesiyle, Kırım yarımadası “Altın Orda” nâmıyla anılan ve başlı başına muhteşem bir imparatorluk teşkil eden devletin payına düştü.

Cengiz Han’ın kendisi gibi kurduğu ordunun ve devletin de üst kademeleri esasen Moğol’du. Bununla birlikte, asıl Moğollar devletin içinde küçük bir azınlık teşkil ettikten başka, diğer unsurların ve özellikle de Türklerin büyük payı vardı. Nitekim, Cengiz Han imparatorluğunun her birinin başında Cengiz soyundan hanların bulunduğu dört vâris imparatorluktan üçü hızla Türkleşecek ve İslâmlaşacaktır. Altın Orda’nın kalbini teşkil eden İdil (Volga) boyu, Deşt-i Kıpçak ve Kırım’daki Türk unsurların yoğunluğu, zâten Cengiz ordularıyla beraber doğudan gelen unsurların Moğollardan çok daha fazla sayıda Türkleri ihtiva etmesi, Altın Orda’nın birkaç nesil içinde tamamen Türkleşmesine yol açtı. XIV. yüzyıla girildiğinde bu kudretli imparatorluk İslâmiyet’i resmen kabul etmiş durumdaydı.”

Müstecip Ülküsal, bir toplumun hangi millete mensup olduğunu belirleyen ve ispatlayan en temel, en kuvvetli unsurlar ve delillerin, o toplumun konuştuğu anadilid ve halk edebiyatı olduğunu söyler. Kırım Tatarlarının anadili, duygusu, şuuru Türkçedir. Mesela, Bora Gazi Giray Han’ın "Bayrak" şiiri Türk şiirinin bir şaheseridir. Daha sonra 19. yüzyılda Ismail Gaspıralı’nın çıkardığı Tercüman gazetesi de Türkçe'dir. Bunlar kültürümüzün abideleridir, köşetaşlarıdır.

Stalin, Kırım Tatarlarını sürgün ettikten sonra nüfus cüzdanlarındaki  Kırım Tatarı ibaresinin çıkarılmasını, yerine "daha önce Kırım’da ikamet etmiş" şeklinde düzenleme getirilmesini emretmişti. Kırım Tatarlarının kendilerine Kırım Tatarı demeleri yasaklamış, Tatar denilmesi şartını getirmiştir. Sovyetlerin amacı Kırım Tatarlarını tamamen yok etmek ve Sovyet halkınının kafasını Kazan Tatarlarıyla karıştırarak, sanki Tataristan vatandaşlarıymış gibi bir algı oluşturmaktı. Bu sebeple bizim Kırım’daki vatandaşlarımız haklı olarak kendilerine Kırım Tatarları derler. Uluslararası platformlarda, diğer ülkelerin parlemantolarında, 1944 Sürgününün bir jenosit olduğunu kabul ettirme çabasındayken bizim kimliğimiz Kırım Tatarıdır. İster Kırım Türkü, ister Kırım Tatarı olarak kendimizi takdim edelim, sonuç olarak büyük liderimiz Mustafa Abdulcemil Kırımoğlu’nun dediği gibi: “Ismimiz Tatar, cismimiz Türk! Biz ayrı millet değiliz!”

QHA

Yasal Uyarı