Birinci Dünya Savaşı sonlandığında, ilginç bir durum hasıl oldu. Çanakkale'de İngilizleri durdurmayı başarmış Türkiye, savaştan çekilmiş Rusya, taarruzları durdurulsa da, düşmanı sınırlarında siper savaşında çakılmaya mecbur etmiş, işgalden korunmuş Almanya... Bütün bu manzaraya rağmen, büyük ölçüde "savaşma yeteneğinin lojistik ve mental boyutta tükenmesi" nedeniyle cihan harbi sonlandı ve savaş esnasında düşman birliklerinin giremediği bölgelere, İtilaf Devletleri'nin askerleri girdiler. 

Şüphesiz, savaş sonunda imzalanan iki anlaşma, Versailles ve Sevres (Sevr), dünya tarihinde birer ibret vesikası olarak yer aldılar. İkisi de, galiplerin mağluplara "eşyanın tabiatına aykırı" şartlar dikte etmesinin, galiplere de yaramayacağının delilidir. Versailles zincirleri, kuşatılmış, aşağılanmış bir Almanya'nın Hitler'i yaratmasına; Sevres kepazeliği ise, Türkiye'nin anında reaksiyon vererek Kurtuluş Savaşı'nı kazanmasına, bu veçhile özellikle müslüman müstemlekelere bir rol-model olup, İngiliz hegemonyasına derin zarar vermesine neden oldu. Stratejik boyuttan baktığımızda, Birinci Dünya Savaşı'na dek dünya hegemonu kabul edebileceğimiz Britanya, birinci ve birincinin neticesi olarak çıkan ikinci savaştan sonra, bu pozisyonu Amerika'ya kaptırdı; üstelik iki savaşın da galibi olduğu halde. Bunu, pek övülen İngiliz diplomasisinin stratejik yetersizliği olarak da okuyabiliriz.

Versailles imzalandığında, örneğin Keynes, galipleri uyarıyordu, Almanya'ya dayatılan tazminatlar, ekonomik açıdan düşünüldüğü kadar çıkar sağlamıyordu zira. Basitçe, Almanya borçlarını ödeyebilmek için galip devletlerle fiyat rekabetine girecek, her türlü onların da ekonomisine zarar verecekti. Diğer etkenlerle de birleşince, iki savaş arası ekonomik buhranın yoğun hissedildiği bir dönem olmuştu. Son tahlilde, Versailles imzalandıktan sonra, büyük ölçüde "core province" denen, bizim Misak-ı Milli sınırlarına teşbih edebileceğimiz "atavatan toprakları", savaşta işgalden korunmuş olmasına rağmen işgal edilmiş, Alman ordusu dağıtılmış, Weimar Cumhuriyeti kurulmuş, ağır bir ekonomik yükün altında işsizlik, artan suç oranları ve sosyal psikolojideki travmalar Almanya'yı kaynatmaya başlamıştı. Almanya'nın buna vereceği karşılık, Hitler'i yaratarak, büyük bir savaş makinesine dönüşüp, galiplerden öç almak olacaktı.

Öte yandan, cumhuriyet rejimi ve kurucuları ile sorunları olduğunu açıkça beyan eden Nişanyan bile, Türk Kurtuluş Savaşı'nı nasıl tarif ediyor bakınız: Almanların savaştan sonraki teslimiyet tavrına oranla, Türk tepkisinde etkileyici, hatta trajik bir kahramanlık ögesi bulunduğunu inkâr edemeyiz. (Yanlış Cumhuriyet) Aynı bölümde Nişanyan, başka bir iddiada bulunuyor: Almanya'nın iki savaşta da yenilmesi, nihayet sorunlarını içeri dönerek çözmesine neden oldu. Türkiye ise, Sevres'i reddedip, kendi iradesiyle ayakta kaldığı için, sorunlarını öteledi, bağımsız ama sorunlu bir cumhuriyet olarak devam etti. Bu iddiadaki haklılık payı şüphelidir, ancak Türklerin bir self-determinasyon destanı yazdıkları bellidir. 

Geçtiğimiz yıl, Foreign Policy'de bir yazı yayımlanmıştı, özetle, Suriye nedeniyle sık sık gündeme getirilen Sykes-Picot planını bir kenara bırakmamızı, Sevres'e ve Türkiye'nin mücadelesine dikkat kesilmemizi salık veren. Yazıdan çıkarabileceğimiz sonuç şu: Sınırlarını kendisi, öz-kaynaklarıyla çizmeyen millet ve devletler, sorunlara gebe kalıyor. Sınırlarını kendi imkanları ve iradesi ile, bedelini ödeyerek çizen ülkelerse, görece stabil bir manzaraya kavuşuyorlar. Yani Türkiye'nin Sevres'e karşı çıkması, Kurtuluş Savaşı'nı verip kendi kaderini tayin etmesi, sonraları örneğin sabık düşmanı Yunanistan'la bir süre sıcak ilişkiler kurabilmesine, komşularının uluslararası haklarına riayet eden bir ülke olmasına sebep olmuştu. İçerideki sorunlarda belki Nişanyan haklıdır, ancak uluslararası planda, Türkiye'yi can havliyle intikamcı bir halet-i ruhiyeye girmemiş, Almanya olmamış bir ülke yapan, bedelini ödeyerek kendi sınırlarını çizmesi, edilgenliği reddetmesi, hülasa öyküsündeki trajik kahramanlık ögesidir. 

Gelelim, bir kısım self-determinasyon meselelerine: Ulusların kendi kaderini tayin hakkı. Ayrılıkçı azınlıklar tarafından çok kullanıldığı gibi, emperyal güçler tarafından, arzu ettiği siyasi ve sosyal manzaraların oluşması için bir bahane olarak da kullanılıyor. Rusya, özellikle kendince bir milliyetçi yeni dalganın temsilini üstlenmiş durumda. En son örnek, Rus işgalini takiben, Kırım Tatarlarının, farklı düşünenlerin ve "mimli"lerin katılmadığı Rus güdümündeki referandumdan sonra Kırım'ın hukuksuz biçimde ilhak edilmesidir. Burada bir self-determinasyon yok, müthiş bir edilgenlik var: Güney Osetya'da, Abhazya'da, bugün Kırım'da, Rus aklının ve stratejisinin arzu etmediği bir sonucun çıkması imkansızdır ve Rus silahlarının gölgesinde, bir self-determinasyondan söz edemeyiz. Ortada, bir edilgenlik var ve tarih bize, bu edilgenliğin, edilgen uluslara dayatılan sınırların, hep büyük savaşlara, daha büyük acılara ve pişmanlıklara yol açtığını söylüyor.

Bu perspektiften, Kırım Türkleri, Türkiye Türkleri gibi trajik bir kahramanlık öyküsü yazıyorlar: Kırımoğlu'nun Tatarların hakları, en önemlisi, hangi meşru muhataplarla masaya oturacağını seçtiği self-determinasyonu için, açlık grevleriyle başlayan mücadelesi, müthiş bir örnektir. Bütün dünyanın ezildiğini iddia eden etnisitelerine, meşru, haklı ve ifrattan uzak bir mücadelenin nasıl verilmesi gerektiğine dair dersler verir. Milli Mücadele zamanında mandacılar yahut İtilaf diktelerinin kabul edilmesini savunanlar olduğu gibi, Tatarlar arasında da Rus diktelerinin kabul edilmesi gerektiğini, bunun Kırım Tatarlarının self-determinasyonuna hizmet edeceğini savunanlar var. İradesini kendi kaynaklarından almayan, dayatmalara kendi kaynaklarıyla karşı koyup, en önemlisi masaya oturacağı muhatabını (bu bağlamda, Ukrayna) kendi seçmeyen bir ulusun self-determinasyonundan söz edilemez. Tatarların, Kadirovlara değil, Çelebicihanlara ihtiyacı var ve şükür ki, şimal Türklüğü büyük adam yetiştirme hususunda hep Türk dünyasında müstesna bir yere sahip olmuştur.

QHA

Yasal Uyarı