İsmail Bey Gaspıralı’nın 16 sene boyunca bi’l-fiil yanında talebesi olarak bulunan ve Tercüman’da onunla birlikte çalışan Hasan Sabri Ayvazov, 1914 senesinde hocasının vefatının ardından onun hususî hayatı ile ilgili bir yazı kaleme aldı. Burada Gaspıralı’nın günlük hayatını, alışkanlıklarını ve çalışkanlığını anlatıyordu. Nitekim bu yazıda da kendi talebesinden, yani doğrudan doğruya birinci ağızdan İsmail Bey Gaspıralı’nın talebeleri üzerinde bir hoca olarak nasıl bir etki bıraktığına tanık oluyoruz.

Hasan Sabri Ayvazov, İsmail Bey Gaspıralı’nın vefatının ardından Tercüman gazetesinin yazı işlerini yürütmüş, Millet gazetesini neşretmiş ve 1917 Kırım Tatar Millî Kurultayı’nda parlamento reisi seçilmişti.

 

Alındığı Yer: Hasan Sabri Ayvazov, “İsmail Bey Gasprinskiy’nin Hayat-ı Hususiyesi”, Türk Yurdu, Sayı: 73, Yıl: 3, Cilt: 7, 13 Mayıs 1330 (26 Mayıs 1914), ss. 2418-2420.

 

Matbuat

Kırım’da çıkan Tercüman gazetesi muharrirlerinden arkadaşımız Hasan Sabri Bey Ayvazov’un son gelen Tercüman gazetesinde merhum İsmail Bey Gasprinskiy’nin hayat-ı hususiyesine dair yazmış olduğu makaleleri şayan-ı dikkat olmakla bervech-i zîr aynen naklediyoruz.

 

İsmail Bey Gasprinskiy’nin Hayat-ı Hususiyesi

Vefatıyla bütün Türk-Tatar dünyasını mağmûm ve mükedder edip beislere, matemlere bürüyen, ölmesiyle bütün Türk-Tatar matbuatının feryat ve figânını mucip olup kan ağlayan,  nâm-ı âlileri tarih-i millîmizde en şanlı, en parlak sahifeleri işgal edeceğine şüphe olmayan büyük İsmail Bey’in hıdmetleri, fikirleri, emelleri ne derece ulvî ise hayat-ı hususiyeleri de o derece sade idi.

Merhum müşârünileyhi 16 seneden beri yakından tanımaktaydım. Kendileri zevk-i selîme mâlik oldukları halde sadeliği pek severlerdi. Elbisesi, yemeği vesâiresi pek sade idi. Yazıhanesi, istirahat ve okuv odası bir hücreden ibaret idi. Yemeğini burada yer, kahvesini burada içer, okuvsunu burada yapar ve yazısını da burada yazardı. Yalnız misafir geldiği zamanlar misafir salonuna çıkıp oturur ve yemek odasında yiyordu.

İsmail Bey erken kalkmayı severdi. Sabah saat 6-7 raddelerinde kalkar, bir fincan kara kahve içer, sonra yazı yazmaya başlar idi. Saat 7 raddelerinde posta geldiği vakit bütün mektup ve gazeteleri gözden geçirir, ehemmiyetli mektup ve haberleri mavi ve kırmızı kalem ile çizerdi. Bu işlerin hepsini karyolasında yapardı. Yazı yazarken karyolasında biraz arkasına dayanırdı, kâğıt altında katıca bir şey bulundurup yazısını diz üstünde yazardı. Yazı ile meşgul iken tütünü çokça çekmeyi severdSaat on raddelerinde hücresinden çıkıp idare-i matbaahaneyi dolaşır, mürettiplerin ve diğer amelenin işlerine bakar, sonra tekrar odasına girip karyolasına uzanırdı.

Sıhhati yerinde olduğu zamanlar her gün birkaç saat matbaadaki motorlu makinelerin dâvuşunu işitmezse rahatsızlanırdı. Makinenin niçin işlemediğini sorar, anlar idi. Bir gün matbaada çokça oturduklarını görüp:

-Efendim! Bu makine gürültüleri ve bu yağ kokuları içinde niçin bu kadar çok oturuyorsunuz? Dediğimde gülerek dedi:

-Matbaa makinesinin gürültüleri benim için en güzel bir musiki olduğu gibi bu yağ kokuları da en latif çiçeklerin rayihasından hoştur. Saatlerce matbaada kalsam ne makinenin gürültüsünden usanırım, ne de bu yağ kokusundan!

İsmail Bey işsiz hiç oturmazdı. Onun için en büyük azap, en ağır ceza işsiz oturmaktı. Hanesinde bulunup da bir iş ile meşgul olmamak onun için kâbil değildi. İşi yok ise karyolasında uzanır, sigarasını dumanlatarak derin derin düşünür, yeni fikirler doğurur, yeni işler icat ederdi. İşten güçten yorulmak bilmezdi. Meydana gelmesi mümkün olmayacak işleri bile bir kere olsa da tecrübe ederdi. Umumiyetle meydana gelmesi kâbil fikirler düşünür, yapılması mümkün olacak işler yapardı. Teşebbüs ettiği işlerde ne kadar müşkülâta uğrasa uğrasın ruhu sönmez, ümidi kırılmazdı. Vücudu zayıf olmakla beraber büyük bir metânet ve cesaret-i medeniyeye mâlik idi. Ruhsuzlara ruh, ümitsizlere ümit verirdi. Beyhude yürümez, nafile söz söylemez, maksatsız gezmezdi.

İsmail Bey hassas, şefik ve refik bir kalbe mâlik idi. En küçük şeylerden de pek müteessir olurdu, fakat bu teessürâtını meydana vermezdi. Ne kadar elim bir ıstırap, ne derece şedîd bir hicran içinde olursa olsun her zaman itidalini muhafaza ederek metânet-i kalbiye sahibi olduğunu gösterir idi. Hayatının son günlerinde ölümle mübareze ettiği zamanlarda bile metânet-i kalbiyesini muhafaza ile etrafındakilere ümit ve teselli veriyordu.

İsmail Bey büyük bir izzet-i nefse mâlik olmakla beraber gayet mütevazı idi. Şehirde, nasıl bir cemiyet olursa olsun, gerek umumî gerek hususî, davet olunursa hepsini giderdi. Zenginlerin düğünlerine vardığı gibi fakirlerin düğünlerinde de bulunurdu. Memleketin ne kadar müstahsin, güzel adetleri varsa hepsini yapardı. Şehrin hayat-ı umumiyesine iştirak ederdi. Bir iş ile çarşıya indiklerinde kahvehanelerden bazılarına girer, oturur, kahve içer, içirir ve herkesle görüşür, konuşurdu. Ara sıra bazı dostlarıyla latife etmeyi de sever idi.

Hakikî ulemaya karşı kalbinde her zaman pek büyük ve samimi bir ihtiram besliyordu. İsmail Bey nasıl bir meclis ve cemiyette bulunursa bulunsun erkence hanesine gelmeyi, erkence uykuya yatmayı severdi. Uykuya yatmazdan evvel pişmiş sütten yapılmış taze yoğurt yemeyi âdet edinmişti. Etli, yağlı ve Avrupa usulünce hazırlanmış yemeklerden pek hoşlanmazdı; hamur aşlarını ve millî yemekleri pek severdi...

Kış mevsimleri odasındaki sobayı yaktırıp önünde bir minder koyup ateşe karşı bağdaş otururdu. Şimdiki evlerimizde eski millî ocakların bulunmadığına teessüfler eder, o ocakların köşesinde oturmanın keyif ve lezzetinden bahsederdi. Umumiyetle millî âdetlerimizi sever bu âdetlerimizin Avrupa medeniyeti tesiriyle kaybolduklarına esef ederdi.

İsmail Bey sınâî-i nefisenin kâffesini anlar, sever, takdir ederdi. Millî musikîye karşı ise âdeta bir inhimâk gösteriyordu. Avrupa musikîsini takdir ve tevkir etmekle beraber Şark musikîsinden daha ziyade lezzet alır; Şark makamlarını dinlemeyi Avrupa makamlarına tercih ederdi. Çalgılı düğünlerde bulunduğu zaman “Aksağın Dolusu, “Aksağın Marşı” nam millî marşları çaldırırdı. Bunlara “Aksak Timur’un Dolusu”, “Timurlenk’in Marşı” dahi deniliyor; her ikisi de tarihî makamlar ve marşlardır...

İsmail Bey’in Kırım makamlarının, ale’l-husus iki marşın notaya alınıp yaşatılmasını isterdi; millî musikîden bahis açıldıkda:

-Bugün Kırım gençleri arasında muhtelif mekâtib-i âliye ikmâl etmiş, hukuk-şinâs, tabip, filolog, şair ve ressamlarımız var. Bir de konservatuar mektebini bitirmiş bir musikî-şinâsımız olmalıdır; millî Kırım makamlarını, musikîsini yaşatmak için buna da ihtiyacımız vardır."

Hasan Sabri Ayvazov

QHA

Yasal Uyarı