Hollandalı bir arkadaşım ve annemle birlikte Türkiye’de sahil kasabalarından birinde dolaşırken arkadaşım bana bu kadar çok İngilizce tabeladan rahatsızlık duymuyor musunuz diye sordu. Gerçekten de o sırada önünde durduğumuz dükkânın tabelasında “Rainbow” yazmaktaydı. Duble v’si ile tam tekmil bir rainbow. Ona ne cevap vereceğimi düşünürken zihnim bu soruyla birlikte uzun bir seyahate çıktı. 

Diyelim ki bir işyeri açıyorsunuz, işyerinize güneş ışınlarının düşmekte olan yağmur damlacıklarında kırılarak yansıması nedeniyle gökyüzünde oluşan yay biçiminde ve yedi renkli görüntü anlamına gelen bir isim vermeyi düşünüyorsunuz. Bu neden “gökkuşağı” değil de “rainbow” olsun ki? Hadi diyelim “gökkuşağı” diye bir yer var o zaman “ebekuşağı” ya da “ebemkuşağı” neden değil? Veya “yağmurkuşağı”? Diyelim ki bunlar uzun geldi; “alkım” olsun o zaman. Bu kadar aynı anlamda kendi dilimizde karşılığı varken “rainbow” da neyin nesi? Üstelik sonunda resmi alfabemizde olmayan bir de “w” harfi var. Bu işlerin bir kuralı kanunu yok mu? Eminim vardır, soruyu şöyle soralım o halde; bu kuralları kanunları tatbik eden, denetleyen kimseler yok mudur? Etrafınızdaki tabelalara ve işyerlerimize verdiğimiz isimlere dikkat edin bunun gibi daha neler göreceksiniz, w’ler, q’lar, x’ler. “Satılık Lux Daireler”! 

Özellikle İngilizce başta olmak üzere pek çok yabancı kelimenin işgali altındayız. Gören de herkesin süper İngilizcesi var sanır. Bir zamanlar bir proje için aynı ofiste 4 kişi çalışıyorduk. Üçümüz İngilizce lisanına oldukça hâkim insanlardık. Bir tanemiz İngilizce bilmiyordu. Bir tek o arkadaşımız telefonları “Yes?” diye açardı. Ne tuhaf değil mi? O hesap işte. Neyse biz tabelalardaki, ilanlardaki yabancı sözcük işgaline geri dönelim; bu resmen kendi dilimizin katledilmesidir. Vakti zamanında Rusya’da İlminski gibilerin Türkçeyi yok ederek Rusçayı Türkler arasında da hâkim lisan kılmak için zorla uyguladığı bir yöntemi, biz kendi bağımsız ülkemizde, kendi dilimizi yok etmek üzere, kendi gönlümüzle yapıyoruz. İnanılır gibi değil, öyle değil mi?

İsmail Gaspıralı’nın bütün yaşamını adamış olduğu Türk aydınlanma hareketinde ilk dikkat çektiği noktadır dil birliği. Daha Tercüman gazetesi için yayın izni almayı başaramamışken, 1881 yılında yayınladığı ilk risalelerden biri olan Tonguç’ta dil birliği meselesinin kutsal gayesinin altını çizen Gaspıralı, yine aynı yıl yayınladığı Şafak’ta “…alaca, bulaca dil olmaz, alaca bulaca iş olmaz… Lügat-ı Türki oldukça gayrı lügat ne gerek?” demektedir. 

Türkçe karşılığı olmayan bir sözcükte zorlanmayı anlıyorum, tıp meslek dili bunlarla doludur. Bu konuya “Plan, Proje ve Yoğurt” başlıklı yazımda değinmiştim. Hukuk meslek dili de benzer şekilde. Ama bunun dışında kendi açtığımız, yabancı bir zincirin halkası olmayan, %100’ü kendimize ait, Türkiye’deki işyerimize isim koyarken, Türkçe karşılıkları bulunan sözcükler varken, bile isteye yabancı sözcüklerin kullanılması “taksirle” değil “taammüden sözcük öldürme” fiilidir ve mutlaka bir yaptırımı, bir bedeli olmalıdır. Mesela tabelalarında Türkçe dışında sözcük bulundurmak isteyenler daha çok vergi ödemelidir gibi bedellerden bahsediyorum. Hukukçu değilim, uygulanabilirliği var mıdır bilmem ama keşke olsa. Belki o zaman biraz arınır ortalık.

Bu konu o gün orada Hollandalı arkadaşımın sorusuyla ilk kez aklıma gelmiş bir konu değildi aslında, doğrusu uzun zamandır eşimin ve benim dikkatimizi çeken bir konuydu bu. Biz alışveriş yaptığımız yerlerin isimlerine hep dikkat eden bir aileyizdir, içimize işlemiş. Aslına bakarsanız birçok ünlü markanın ürettiği ev eşyalarında Türkçe yazılar yazılmasına katkımız da olmuştur. Hiç üşenmeden pek çok kez uzun uzun dilek ve şikâyet formları doldurduk, mağaza müdürleri ile görüştük, Türkiye’de satılan ürünlerine Türkçe yazılar yazmaları konusunda ısrarcı olduk ve konuyu sonuna kadar takip ettik. Bu şekilde örneğin bazı markalarda tuzlukların üzerine “salt” ve “pepper” yerine “tuz” ve “karabiber” yazılmasını veya paspaslara “Welcome” yerine “Hoşgeldiniz” yazılmasını sağlamışlığımız ve Türkçe sözcükler yazan ürünleri getirtip satın almışlığımız vardır. Hatta bir keresinde satış elemanı bizim gerçekten ne demek istediğimizi anlamamış ve “salt” tuz demek, “pepper” da karabiber demek zaten diye bize izahat vermişti. Nasıl içselleştirmişiz bu sözcükleri bakar mısınız?

Böyle yazınca uzun sürdü gibi oldu ama arkadaşımın bana sorduğu soruyla birlikte zihnimin çıktığı bu bir kaç saniyelik seyahatte dolaşıp geldiği yerler buralardı. O sırada annem Türk kadının çözüm odaklı ve akılcı yaklaşım kalıbıyla bana seslendi;

-Misafirperverliğimizden öyle yapıyoruz desene kızım
-Anlamadım?
-Arkadaşına de ki burası turistik bir yer, biz de misafirperver bir toplumuz, misafirlerimiz her okuduklarını anlasın, kendilerini evlerinde gibi rahat hissetsinler diye İngilizce isimler yazıyoruz her yere de. Onu sormadı mı arkadaşın?
-Evet onu sordu. Tamam öyle diyeyim bari.
 
Öyle dedim o arkadaşıma neticede. 

Ama o gün bugündür özellikle tabelalarda yabancı sözcükler gördüğümde verdiğim o geçiştirme cevabı düşünür, Gaspıralı’yı ve Oktay Sinanoğlu’nu hatırlarım. Aklımdan geçen üç kelime canımı acıtır “bye bye Türkçe!”

http://www.serramenekay.com/

QHA

Yasal Uyarı