Dünya "halkların kendi kaderini tayin hakkı" üzerinden şekilleniyor. Bu şekilleniş elbette Batı için çok geçerli değil: Kendi iç "homojenleşme" sorunlarını soykırımlar, dayatmalar, baskılar ve cebir ile çözen Batı, dilde, kültürde ve rejimde homojenlik ile sağlamlığı sağladıktan sonra, bunun tam aksini muhataplarına dayatıyor. Avrupa Birliği muktasebatı, bu açıdan Türkiye gibi etnik terörün ve mezhepçi ayrışmaların tahrip ettiği bir ülkede tehlikeli bir yola girmeye neden olabilir.

Her şeyin ötesinde, Batı kendi ileriye sıçramasının bu sorunları aşması olduğunu görmezden gelerek, muhatap aldığı ülkelerin kendi homojenleşme serüvenlerini baltalayan bir muktasebat dayatıyor diyebiliriz. Bu taktik, suret-i haktan görünse de Türkiye gibi ülkelerde gelişme ve modernleşmeyi değil, feodalizme, modern milletten ilkel ümmetçiliğe dönüşü destekleyen bir ayakbağına dönüşebiliyor.

 

Ancak bunun tam aksi bir durum, esir Türk yurtları ve halkları için geçerli. Moldova'daki Gagavuzlar, Kırım'daki Kırım Tatarları, Bulgaristan, Yunanistan'da yaşayan Türkler ve daha nicesi, Avrupa Birliği'nin dayatmalarını kendi lehlerine kullanabilirler. Demografik olarak bağımsızlık kazanma ya da kopma şansı olmayan bu Türk unsurları, terörizme kaçmayan, marjinalleşmemiş bir direniş anlayışıyla, vatandaşı oldukları ülkeyle ters düşmeden, toplumun nefretini üzerlerine çekmeden bu yolla milli varlıklarını devam ettirebilirler. Bir diğer cihetten de, genellikle müstebit rejimler altında yaşayan bu Türklerin, demokratik ve şeffaf rejimleri dayatan bir birlik içerisinde daha rahat edecekleri kesindir. 

Yöntemsel olarak bir meclis teşekkülüne dayanan özgürlük savaşı stratejisi, dünyada BM ve diğer uluslararası kuruluşlar tarafından tanınmış ve hak görülmüş bu kendi kaderini tayin ve otokton halk statüsünün en ciddi silahı olarak karşımıza çıkıyor. Evrensel değerlerle uyumlu olmanın yanında, siyasetin ötesinde doğru ve iyi olan bu yöntem, Kırım Tatarlarının dediği gibi "bir avuç halk değil bir yumruk milletiz" demeninizi ve bunu gerçekten millete teşmil edebilmenizi sağlıyor. İç içe geçmiş birçok meşru ve etkin yapı ile örgütlenmiş Kırım Tatarlarının modeli bu veçhile Türk Dünyası'nda eşsizdir. Halihazırda meclis/kurultay geleneği çok güçlü olan Kırım Tatarları, Dünya Kırım Tatar Kongresi yanında diasporada da her farklılığı barındıracak ama hepsine tek bir ideolojik-işlevsel omurga kazandıracak bir yöntemle, yatay ve dikey olarak iç içe geçmiş çok sofistike bir örgütlenme modeli sunuyorlar.

Bugün Dünya Kırım Tatar Kongresi ve Dünya Uygur Kongresi bu yapılara dair akla gelen iki güzel örnek. İkisi de meşruiyetlerini seçimlerden, ciddi bir şekilde çalışıp dünya parlamentoları ile temasa geçmekten alıyor. Bu sayede hem karşısında mücadele verdikleri müstebit ve hatta faşist rejimlerle aralarındaki kontrastı arttırarak avantaj kazanıyorlar, hem de başarılı sonuçlanacak bir özgürlük/bağımsızlık mücadelesinin sonunda "şimdi ne yapacağız" diyecekleri bir senaryonun önüne geçiyorlar: Bu kurultay teşkilatlarında biriken tecrübe ve enerji, özerklik yahut bağımsızlık kazanıldığında bir devlet teşkilatını yönetmeye, sevk ve idare etmeye muktedirdir. 

Dünyada özgürlük, ana dil yahut bağımsızlık mücadeleleri şiddete tevessül ettiği yahut meşruluğunu marjinal görüşlerle baltaladığı zaman hem uluslararası kamuoyunun, hem de kendi hitap ettiği kitlenin desteğini kaybediyor, yanlışa sürükleniyor. Bunun en güzel örneği, Dudayev ve Maşadov zamanında seküler ve meşru bir sistem benimseyen ve onurlu duruşuyla destek toplayan Çeçenistan'ın, GRU bağlantılı islamcı militanların eline geçmesi ve nihayet selefiliğin tekelinde kalmasıyla kaybetmesinin öyküsüdür. Kendi insanına mevcut rejimin baskısından bile beter bir şovenizm, bireysel hakları tahdit ve yolsuz, kaba kuvvete dayanan bir rejim vaad eden bir yapı, elbette kaybedecektir.

Bir diğer sorun, insan sermayesi açısından Türk Dünyası arasındaki bağların zayıflamasıdır. Bu coğrafyada artık tarikat ve cemaatler, seküler ve hukuki kurum ve kuruluşlardan daha etkin bir "ulusaşırı örgütlenme" olarak karşımıza çıkıyor. Bunun tehlikesini Türk Dünyası'nın en kalabalık ülkelerinden biri olan Türkiye, 15 Temmuz darbe teşebbüsünde çok acı bir şekilde tecrübe etti ve bu zehri damarlarından atabilmek için hala mücadele ediyor. Türk Dünyası'nda ise daha evvelden merhum Alparslan Türkeş'in şahsi bağlantıları üzerinden şekillenen bir ağ, cemaatsel olmayan bir yapıyla farklı Türk bölgeleri arasında iletişim ve koordinasyonu sağlıyordu. Bütün diğer faydalarından önce, ortalama bir Türk milliyetçisinin yahut Esir Türk Yurtları Davası'na gönül verecek birisinin, muhtemel çıkar çatışmaları senaryosunda bütün Türk bölgelerinin müstakil çıkarlarını gözeten ve hiçbiriyle çatışmayan bir vizyon ortaya koymasını sağlıyordu. Bunun yanında, her bir unsurun avantajı, diğerlerine de avantaj olarak yansıyordu. Bir Türk dünyası liderininin Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı'na söylediği iddia edilen şu söz önemlidir: "Türkiye'nin NATO ülkesi olması, yalnızca sizin değil bizim de bağımsızlığımızın garantisidir." Ancak bu ağ sarsıldı, zamanın değişmesi ve ağı oluşturan insanların ölmesi, yaşlanması ve farklı yollara sürüklenmesiyle işlevselliğini yitirdi. Yenilenmeye ve eskinin tecrübelerini devralacak yeni bir neslin inşa edilmesine ihtiyaç duyuyor. 

Özellikle Rusçu olmanın milliyetçiliğin rüknü sayılmaya başladığı şu günlerde, bahsettiğim eski dönem ağının önemli önderlerinden olan Kırımoğlu'nun hala yaşaması avantajımızdır: Kırımoğlu'nun şahsi ağırlığı ve karizması, atılacak birçok çamuru engelliyor. Ancak -Allah gecinden versin- vefatı durumunda sinsi saldırılar ve iftiralar Kırım Tatarları'nın Milli Davası'nı daha çok etkiler hale gelecektir. Bunun önüne geçmek ancak etkin bir üst yapı tesisiyle mümkün.

Şu halde, sayısız faydasıyla ortak bir teşebbüs olarak yaratılacak Esir Türk Halkları Kongresi yahut benzer isimde bir teşkilatlanma, Türk Dünyası'nın hem selefilik-radikallik tehlikesine düşmesine, hem de Avrasyacılık gibi post-modern sömürge söylemleri tarafından ele geçirilmesine mani olacaktır. Bunun yanında her biri tek başına kaldığı için uzun vadede zararlı sonuçlanabilecek taktik ortaklıklar yapan Türk Dünyası bölgelerinin Kamu Diplomasisi güçleneceği ve muhatap ağı genişleyeceği için bu kardeş bölge ve halkların arasına girebilecek nifak tohumları engellenecektir. 

Ceditçilik ateşini yakıp Türkiye'den Azerbaycan'a, Buhara'dan İran'a geniş bir coğrafyada sonraları sakıt kalsa da kazanımları bugüne dek uzanmış bir Türk Aydınlanması başlatan Kırım Tatarları ve en geniş haliyle Kuzey Türklüğü, bugünkü tecrübeleri ve kazanımlarıyla böyle bir yapılanmanın başını çekebilir. Irak, Suriye, İran, Trakya, Çin, Balkanlar ve diğer bölgelerde yaşayan devletsiz Türkler'i bir araya getirecek böyle bir teşkilat her bir Türk grubunun müstakil mücadelesine çarpan etkisi yaratmanın yanında, başarılı yol ve yöntemleri rol modellik yaparak diğerlerine kazandıracak, bir homojenliğin oluşmasında öncü olacaktır. Bu parçalanmış ve birbiriyle dahi çıkar çatışması yaşayan Türk topluluklarının arz ettiği manzarada böyle bir hareket, "dilde, fikirde, işte birlik" hayalimize doğru atılmış en rasyonel adım olarak tarihe geçebilir; böyle bir hamleyi Türk Dünyası liderlerinin gündemlerine almasını temenni ediyorum.

QHA

Yasal Uyarı