(Yazının birinci bölümü: Diaspora'yı Anlamak; ikinci bölümü: Diaspora'yı Anlamak-II)

Onbinlercesi, yüzbinlercesi yıllar içinde doğup büyüdükleri, atalarının mezarlarının bulunduğu, bir zamanlar ihtişamlı bir devlet kurdukları topraklardan akın akın ayrılmak zorunda kaldılar. İşgalcilerin baskıları öylesine dayanılmaz ve çekilmez bir hal almıştı ki doğdukları, doydukları topraklardan kendilerini biraz daha güvende hissedebilecekleri, dinlerini, hayat tarzlarını, örf adetlerini yaşatabileceklerini umdukları “Ak Topraklar-Hak Topraklar”a, Osmanlı ülkesine göç etmek zorunda kalmışlardı.

Aynı tarihlerde aynı kaderi yaşayan Kırım ve Kafkasya göçleri(!) üzerine yapılan akademik çalışmalara bakıldığında, Osmanlı Devleti’nin çöküş döneminin artık hissedilerek yaşandığı 19. yüzyılın ikinci yarısında milyonlarla ifade edilen göçmen ya da doğru tabiri ile sürgün Kırım ve Kafkasyalıları, belirgin olarak görülen bütün imkânsızlıklara rağmen görece bir başarı ile iskân ettiği söylenebilir. 

Keza, Kırım ve Kafkasyalıların iskânı ile Osmanlı büyük toprak ve nüfus kayıplarını bir derece bu sürgün/göçmenlerin iskânı ile ikame etmeye de çalışmıştır.

Ne var ki, atalarının topraklarından ayrılan Kırım Tatarları sığındıkları Osmanlı topraklarında bolluk ve bereket, huzur ve refah ile karşılaşmadılar. Tam aksine Kırım Tatar muhaceretinin en yoğun yaşandığı 1854-1922 yılları arasında Osmanlı Devleti çok büyük kayıplar yaşadı ve nihayetinde tamamen tarihe gömüldü. I. Dünya Savaşı ve Türk Kurtuluş Savaşı dahil aynı tarihsel aralıkta Osmanlı Devleti tarihinde 27 savaş ve iç isyan yaşandı. 

Elbette, Kırım Tatarları da sığındıkları Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma ve yok oluşuna sebebiyet veren bu 27 savaş ve iç isyanın her türlü olumsuz etkisi ile yeni bir hayat kurmaya geldikleri bu topraklarda mücadele etmek zorunda kaldılar. Bir taraftan kendilerine tahsis edilen çoğunlukla çorak, ıslah edilmemiş, bataklık topraklarda yeniden yaşama mücadelesi veren Kırım Tatarları diğer taraftan da eli silah tutan erkeklerini Osmanlı ordusunda hizmete gönderdi. 

Doç. Dr. Hakan Kırımlı’nın “Türkiye’deki Kırım Tatar ve Nogay Köy Yerleşimleri” kitabında yer alan köylerin tarihleri ile ilgili derlemelerde bu ilk yerleşim dönemlerinde yeni yeni kurulmaya başlanan köylerde yaşananlar tafsilatlı bir şekilde anlatılır. Neredeyse erkekleri savaşa katılmamış, savaşa katılan erkeklerin çoğunun geri dönemediği bir Kırım Tatar köyü hiç yoktur. 

O dönem Kırım Tatar köylerini kuran ilk nesil sürgünleri vuran bir başka kırım da salgın hastalıklardır. Anadolu’nun iklimine, sağlıksız çorak ya da ıslah edilmemiş bataklık bölgelerine yerleşen Kırım Tatar nüfusun çok büyük bir kısmı sıtma, kolera, tifus gibi hastalıklar nedeni ile hayatını kaybetmiştir.

Gaziantep’in bir köyünde yaptığımız saha çalışması sırasında anlatılan bir anekdot bunu çarpıcı bir biçimde gözlerimizin önüne sermişti: “Sıtma salgını bütün köyü öylesine sarmış ki sıtmadan ölen bir kişinin cenazesi mezara defnedilirken köyden yine sâlâ verilir, bir kişinin daha hayatını kaybettiği duyurulurmuş. Aynı gün içinde işte bu şekilde en az dört-beş cenaze toprağa verilirmiş. Durum öyle bir hal almış ki köye gelen imamlar bile bu köyde iş çok diyerek kaçar olmuş. Sıtmadan ölümler nedeni ile köye yerleşenlerin neredeyse üçte ikisi hayatını kaybetmiş.” Benzer hatıralar neredeyse bugün Türkiye’de kurulu Kırım Tatar ve Nogay köylerinin hepsinde anlatılır.

Muhaceretin ya da doğru deyimi ile sürgünün ilk yıllarında bugünkü Romanya ve Bulgaristan’a iskan edilen Kırım Tatarları, bu ülkelerin Osmanlı’dan bağımsızlıklarını kazanmasının ardından bir kez daha göç ederek Anadolu içlerine gelmek zorunda kalmıştır. Üstelik bu göçler 1938, 1957 ve 1989’da üç kez daha çeşitli nedenlerle tekrarlanmıştır.

Diaspora tarihinin ilk dönemi olarak adlandırabileceğimiz 1854-1922 yılları arasında vatanları Kırım’ı terk ederek Osmanlı Devleti’ne sığınmak zorunda kalan o ilk nesil için mücadele sadece tek bir amaç taşıyordu. O da “hayatta kalmak”. Bu dönem hem Kırım Tatarları hem de kendilerine topraklarını ve kucaklarını açan kardeşleri için tam bir ölüm-kalım mücadelesi dönemi idi. Ve o dönemde tam 27 savaş ve iç isyana karşı ölüm-kalım mücadelesini birlikte vererek hayatta kalmayı başarabildiler.

Atalarının topraklarından sürülerek Osmanlı’ya sığınan Kırım Tatarları, Anadolu’ya geldiklerinde zenginlikler içinde, güllük gülistanlık bir masal diyarı bulmadılar. Bilakis fakirlik, salgın hastalıklar, savaşlar ve ateşler içinde kendileri gibi hayatta kalmaya çalışan bir Anadolu buldular. Ne kendileri ne de Anadolu’daki kardeşleri için gidilecek başka vatan olmadığı, yok olmamak, hayatta kalmak için son durağın bu topraklar olduğu gerçeği ile acı bir şekilde karşılaştılar ve mücadelenin ağır sonuçlarını hep birlikte omuzladılar.

Savaş yılları 1923 yılında bitti. Biten savaşlar ardında enkaz halinde bir yurt bıraktı. Ve diasporadaki Kırım Tatarları için de artık bu yeni yurdu yeniden kurma mücadelesi başladı. 

Kırım Tatarları için hayatta kalma mücadelesi, yeniden vatan kurma mücadelesi vatan Kırım’da nasıl hiç bitmedi ise diasporada da benzer şekilde devam edecekti. Hasılı, Kırım’da çok duyduğumuz “Qırım Tatarıñ qurucılıq işi hiç bitmez” sözü bütün dünyadaki Kırım Tatarları için geçerli.

Ve elbet, o yıllarda yaşayan ilk nesil yine de vatanları Kırım’ı unutmadı. Unutturmadı. 

Buna da daha sonra değineceğiz.

QHA

Yasal Uyarı