QHA Türkçe Yayın Yönetmeni olduğumdan beri, çocukluğumdan beri duygusal havzasının içinde yer aldığım Esir Türk Yurtları davasına dair çok önemli tecrübeler yaşıyorum. Herhalde en kıymetlisi, bu davaya ucundan kıyısından da olsa hizmet ederken, insanların davaya olan sevgilerini belirttikleri bir adres olmak. Çekim izni almaya gittiğimiz yerde müdür "Kırımoğlu'na canımız feda!" diyebiliyor, "Abi Kırım Türkleri'ni çok seviyoruz, Allah sizinle olsun" diyen taksici yorgun argın eve dönerken bütün yorgunluğu silebiliyor. Gittiğimiz eğlence mekanında bile, ayaküstü sohbet ettiğimiz işletmeci "Nerelere kayboldun, Ankara'ya gitmişsin" diye sorunca, "Kırım Haber Ajansı" dediğimde, "Kırım Türkleri'ni severiz! Helal olsun!" cevabı alabiliyorum.

Bu vesileyle bir anımı paylaşayım. Bahattin Karakoç'un "Çekirdek" isimli manzumesini çok küçükken okumuştum. Manzumede adım geçiyordu, çok sık rastlanan bir isim olmamasına rağmen. O şiirde çocukça kurduğum aidiyet, bugün "profesyonel" olarak bu davaya hizmet etmemle sonuçlandı. Kırım'a dair kesit şöyle:

-Nerelisin, soyun, adın ne yiğit?
-Kırım Türküyüm, adım Bahadırhan'dır, aga.

Türk / Kırımlı Bahadırhan / Görünen ve görünmeyen her yere / Görünen ve görünmeyen her şeye / Mezarsız şehitlerin ruhlarına / Tutsak ölenlerin iskeletlerine / Tarihin sabrına / Sabrın sabununa / Bir kılıç / Bir bozkurt / Bir ay-yıldızlı Türk bayrağı resmi çizer / Soyut düşlerini böyle somutlaştırır / Eker toprağına çekirdeğini

Türkiye'de bu şuur nasıl oluştu? En çok, Türk milliyetçileri sayesinde, evet. Fakat, siyaseten kendisini Türk milliyetçisi olarak tanımlamadığı halde, vicdanlı ve namuslu isimler var, bu insanları unutmamak lazım. Ki, "milli" meselelerin günlük siyasetin gündelik milliyetçiliğinin çok ötesinde olduğunun, olabileceğinin bir delilidir bu insanlar.

Bir zamanlar, bana sürekli "Karaçay mısın?" diye sorarlardı. Karaçayca öğreniyor, Karaçayca metinlere dair yazılar yazıp yayımlıyordum. Cevabım hep aynıydı: "Kırgızam, Özbekem, Kazak, Türkmenem / Başkırdam, Kerkükem ele görk menem / Senin gözlediğin gerib Türk, menem..." Darağacını selamlayan bir Türk'ün ağzından yazmış bunu Rüstem Behrudi. Sırf Türk olduğu için sürgüne, katliama, kovuşturmaya uğrayan binlerce insan var, onlarca Esir Türk Yurdu'nda. Şimdi de, "Tatar mısın?" diye soruyorlar bana, bazen aynı cevabı veriyorum, bazen bir başka Azerbaycanlı şairden alıntılayıp: "Bir kökten min katlanıp bizim ulu neslimiz / Tatar, Başkırt, Karaçay, Özbek, Türkmen, Kazak biz..." diyorum. Kırım Tatarı olmayışımı da bir avantaj olarak görüyorum: Hem Kırım Tatarlarının, hem de "diğerleri"nin gözünden bakarak, bir kesimin derdini diğerine anlatırken iletişimsel referanslarımı daha isabetli belirleyebiliyorum.

Kendi müstakil davasının da ötesinde, Kırım Tatar davasının bir başka özelliği var: Kırımoğlu öncülüğündeki Kırım Tatar Milli Hareketi, en Türk düşmanı kesimlerin bile çenesini kapayacak, üzerinde leke değil, toz bile olmayan; ciddi bir birikimle ve stratejik akılla yönetilen bir hareket. Bu açıdan bütün Esir Türk Yurtları için rol model teşkil ediyor. İmkanları kısıtlı ve tecrübesi günden güne yok olan, duygusal cevheri kuvvetli ama akli açıdan ne yapacağını bilemeyen milliyetçiliğimizin sınırlarından taşıp, "insani" bir mesele olarak her kesim ve millet tarafından benimsenebilecek destansı bir mücadele. Kuzeyden Gelenler diyerek övmüştüm bir zaman, Kırım Tatarları, "Ak Topraklar"ın medeniyet seyrine yaptıkları katkıyı hatırlatırcasına yine bolca dersler içeren bir stratejiyle ikinci defa Rus işgaline karşı koyuyorlar.

Bugün, Kırım'a ve Esir Türk Yurtları'na gönül verenlere, büyük bir iş düşüyor: Bu davayı bizim mahallenin dışına çıkarmak. Bu yazıyı da, hatırası her Kırım davasına gönül vermiş insanın kalbinde aziz yer tutması gereken birisi için kaleme aldım: Ahmet Demir Yüce. Geçen yıl, 23 Aralık'ta sessiz sedasız ölüm haberini verdikten sonra, ölümünün üzerinden bir yıl geçmişken QHA'da böyle bir insana dair bir çift söz daha söylemesek olmazdı. Ancak Yüce'nin kim olduğunu ben anlatmayacağım. Kırım Milli Davası'nın sembol ismi Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu'nun, vefat haberini aldıktan hemen sonra, kendi eliyle yazdığı ve geçen yıl yayımladığımız yazıyı buraya alıntılayacağım. 

Bugün, Ahmet Demir Yüce gibi insanlara ihtiyacımız var. Durağı uçmağ, ruhu şad olsun; hatırası hepimizin kalbinde taze ve azizdir.

Kırımoğlu'nun yazısı:

“1976 yılının başı. O günlerde ben, kampta tutuklular arasında Sovyet karşıtı propaganda yapmak suçlamasıyla bana karşı yeni sahte dava açılmasını protesto etmek amacıyla açlık grevi ilan ettikten sonra, Omsk hapishanesinde tek kişilik hücrede tutuluyordum. Bu açlık grevi, akademisyen Andrey Saharov ve General Petro Grigorenko başta olmak üzere farklı ülkelerden dünyaca ünlü siyaset erbaplarının bu konudaki beyanatları sayesinde dünyada hayli büyük yankı uyandırmıştı.

Türkiye’de Kırım Tatarlarının sorunları hakkında genellikle Kırım Tatar diasporasının yayınları ve Alparslan Türkeş’in Milliyetçi Hareket Partisi’nin gazetesi yazıyordu. Türkiye’nin kendisi de o günlerde çoğunlukla Alparslan Türkeş partisinin yandaşlarının temsil ettiği 'sağcılar' ile Türkiye’de komünist rejimi kurmaya çalışan ve SSCB, Çin, Küba ile komünist Arnavutluk’un aktif olarak desteklediği 'solcular' arasında iç savaş eşiğindeydi.

SSCB’nin sadece kendi Türk dilindeki radyosu aracılığıyla yaptığı toplu propagandayla değil, sağladığı maddi ve askeri yardımla da Türkiye’deki komünizm yanlısı güçleri destekleyerek Türkiye’nin işlerine karışmasına rağmen, Türkiye yönetimi, SSCB’nin kendisini Sovyetler Birliği’nin iç meselelerine karışmakla suçlamasından korktuğu için Kırım Tatar konusuna değinmemeye çalışıyordu. İktidardaki merkez sol Cumhuriyet Partisi ise Alparslan Türkeş’in partisini kendisine rakip olarak görüyor ve bu nedenle kendi yayınlarında Türkeşçileri 'faşist' olarak adlandırarak onlara karşı sert polemik yürütüyordu. Örneğin, benim açlık grevim ve Omsk hapishanesinde olası vefatıma ilişkin yayınlar nedeniyle Cumhuriyetçilerin 'Cumhuriyet' gazetesi, SSCB’de Mustafa Cemilev (Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu) adında birinin olmadığını, açlık grevi hikayesini de 'bizim Türk faşistlerimiz'in Sovyetler Birliği’ni karalamak ve komünist ülkelerde Türk halklarının haklarının korunması konusunda iktidardaki koalisyona yönelik eylemsizlik suçlamalarını gerekçelendirmek amacıyla uydurduğunu yazdı...

Ve birdenbire 1976 Şubat ayının ortasında Zonguldak’tan iktidar partisinden Senatör Ahmet Demir Yüce, SSCB’nin Kırım Tatarlarına karşı insanlık dışı politikasını protesto etmek amacıyla açlık grevi ilan ediyor. Tabii ki sarsıcı bir etki yarattı. Senatörün eylemi ve dolayısıyla Kırım Tatarlarının sorunları hakkında Türkiye ve dışında yayınlar yapılmaya başladı. Açlık grevi ilan eden Senatörü daha sonra Başbakan olan Süleyman Demirel dahil ülkenin önde gelen siyaset erbabları ziyaret ediyor...

Yıllar geçti. Vatana döndükten sonra Kırım’da yeni kurulan Kırım Tatar semtlerinden birinde sokaklardan birine Ahmet Demir Yüce’nin adını vermeyi planlamıştık, fakat yetiştirmedik, işgalciler geldi. O artık aramızda değil, ama ben eminim ki Kırım’da O'nun adını taşıyan bir sokak mutlaka olacak. Tabii ki işgalden kurtulduktan sonra.

Elveda, Ahmet Bey! Teşekkür ederiz ve 9 günlük açlık grevi sonucu böbreklerinden bir tanesinin iflas etmesi nedeniyle hayatının sonuna kadar çektiğin acı için affet. Kırım Tatarları seni asla unutmayacak.

Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu"

QHA

Yasal Uyarı