ANKARA (QHA) -

Suriye'nin Kuzeydoğu Türkiye sınırında yer alan Afrin bölgesinde bölücü terör örgütü PKK'nın Suriye uzantısı PYD ve onun silahlı güçleri YPG/YPJ'ye yönelik Türkiye devletinin başlattığı "Zeytin Dalı Harekatı" bir ayı geride bıraktı. 20 Ocak 2018 tarihinde başlayan operasyonla ilgili uluslararası kamuoyunda karşılıklı propaganda savaşları da devam ediyor. 

Türkiye, adeta terör bataklığına dönen Ortadoğu'nun sınırında bir devlet. Suriye ile 911 kilometre ve Irak ile 384 kilometre sınırı bulunan Türkiye'nin son 6 yıldır sınır güvenliği ciddi şekilde ihlal edildi. 30 yıldan fazladır bölücü terör örgütü PKK ile mücadele eden Türkiye, yaklaşık son 6 yıldır da Suriye'de ortaya çıkan ve Irak içlerine kadar geniş bir alanda etkisini gösteren DEAŞ belasıyla da yüzyüze kaldı. Bütün bunların yaşandığı ortamda Türkiye'nin bir başka sorunu daha oldu: Çatışmalar ve etnik temizlik nedeniyle göçe zorlanan milyonlarca Suriyeli.

Yapılanmasını daha önce dar çevreler tarafından fark edilen, hatta raporlanan ama 2014 yılında ortaya bir anda çıkıp, terör estiren DEAŞ'ın bölgede etkinliği 2017 yaz ayları ile itibariyle neredeyse sıfıra indirildi. Bu tehlike (şimdilik) savuşturuldukdan sonra bölgede hakimiyetini sürdüren ve Türkiye için tehdit oluşturan bir başka örgüt, PKK'nın Suriye kolu olan PYD/YPG varlığını hissettirmeye başladı. Türkiye'nin Suriye ile olan sınırın büyük bölümüne hakimiyet sağlayan  terör örgütü, Suriye'de oluşturulan sözde Kürt kantonlarını bir bir birleştirmeye başlayarak sınırın tamamına hakim olmayı amaçlıyordu. Elbette, Türkiye'nin bu duruma sessiz kalması beklenemezdi. Sonuç olarak Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), Suriye'ye yönelik iki sınırdışı operasyon düzenledi: Fırat Kalkanı Harekatı ve Zeytin Dalı Harekatı...

Bütün bu operasyonların gerekçelerini tarihi gelişimi ve bölgede sınırı bulunmayan ülkelerin etkinliklerini gözden geçirmek gerekiyor. Bunlar görmezden gelinerek, neler olup bittiğini anlamak güçleşir, yanlış tespitlerde bulunulur. 

 

 

 

1980 darbesi sonrası ortaya çıkan terör örgütü

Anadolu'da sıkça kullanılan birbiriyle alakalı iki söz var; "tarihten ders almak" ve "tarih tekerrürden ibarettir" diye. Bunların kişilere ve fikirlere göre doğruluğu tartışılır. Ancak ve ne yazık ki, bu sözlerle benzeşen olaylar yaşanıyor ve yaşanmaya devam ediyor. Türk toplumu, 12 Eylül 1980 yılında gerçekleşen askerî darbede büyük bir travma atlatmış ve sonrasında günümüze kadar bela olacak olan terör örgütü PKK ile 1984 yılında tanışmıştı. İlk başlarda onların eşkiya oldukları ve kısa sürede bastırılacakları hesap edilmişti. Öncülü ASALA gibi düşünülmüştü. Fakat böyle olmadı, çünkü arkalarında Türkiye'yi zayıf düşürmek, bölmek isteyen ve bölgede hesapları olan başka iri devletler vardı. 

 

SSCB'nin PKK ile ilişkisi sır değildi!

Sovyetler Birliği'nin (SSCB) büyük katkılarıyla Abdullah Öcalan adındaki teröristbaşı tarafından kurulan bölücü terör örgütü PKK, zaman içinde bir çok ülke tarafından kendi çıkarları için Türkiye aleyhinde kullandı. Sözde Makrsist-Leninist/Komünist bu örgüt, Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkeler (Ör. Yunanistan, Fransa), İsrail ve Ermenistan ile iş birliğinde olduğu hem envanterindeki silahlar, hem fotoğraflar, hem de belgeleriyle 30 yıllık süre içinde ortaya defalarca konuldu. Sözde ideolojik bu örgütün aslında bir ideolojisinin olmadığını anlatmak için sayfalarca yazmaya gerek yok, işbirliğinde olduğu ülkelere bakıldığında bu ortaya zaten açık şekilde çıkıyor.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin toprak bütünlüğünü parçalamak isteyen bu komünist örgütün, etnik milliyetçilik yaparak yüzyıllardır beraber yaşayan Türk toplumunu, Türk-Kürt diye ayrıştırmaya çalışması aslında komünizmle de bağdaşmıyor.

 

PKK'nın Suriye'deki varlığı

Bölücü terör örgütü, Türk ordusuna karşı yıllardır saldırılar düzenliyor ve Türk askerlerini şehit ediyor. Türkiye'de saklandıkları mağaralar dışında iki önemli yerde kümelendikleri ve yönetildiği görülüyor. Bunlardan biri Irak devleti tarafında bulunan Kandil Dağı ve Suriye'nin Türkiye sınırında bulunan yerleşim yerleri ile Bekaa Vadisi. Burada Bekaa Vadisine ayrıca dikkat etmek gerekiyor. Çünkü, bölücü terör örgütünün yönetim merkezi uzun yıllar burası oldu. Suriye'nin bugünkü diktatörü Beşar Esad'ın babası Hafız Esad himayesinde terör örgütünün elebaşı Abdullah Öcalan, yıllarca talimatların buradan verdi. Ta ki, Türkiye'nin uluslararası kamuoyunuda arkasına alarak terör örgütüne öldürüce darbeyi vurmaya hazırlanmasına kadar. 1998 yılında Türkiye ve Suriye, Öcalan nedeniyle savaşın eşiğine gelmişti. Dünyadan tepkilere karşı koyamayan ve Türkiye'nin ciddiyetini anlayan Hafız Esad, Öcalan'ı yurt dışına çıkartmıştı ve nihayetinde 15 Şubat 1999 yılında Öcalan Yunan kimliğiyle Kenya'da Türk Özel Harekatçıları tarafından yakalanarak Türkiye getirilmişti. Bu operasyonda ABD'nin istihbarat paylaşımı önemliydi. Dikkat çeken bir diğer nokta ise, SSCB'nin dağılması sonrası 1990'lı yıllarda en zayıf dönemini yaşayan Rusya'da Vladimir Putin'in iktidara geldiği yıllarla kesişmesiydi.

Yakalandıktan sonra yargılanan Öcalan hakkında idam hükmü verilse de bu hüküm yerine getirilemedi. AB üyelik müzakerelerini ileri sürerek, hem Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararının beklenmesini, hem de idam kaldırılmasını açıktan istiyordu. ABD'nin takındığı tavır da farklı değildi, hatta Öcalan'la ilgili istihbaratı idam edilmemesi karşılığında paylaştığı Türk medyasında çok yazılıp, çizilmişti.

 

"Kürt Açılımı" süreci ve PYD

Zaman içinde bu terör örgütü yurt dışından aldığı destekle tekrar toparlandı ve yeni saldırılar düzenleyerek, Türkiye için tehdit olmaya devam etti. Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti 2009 yılında terörle mücadele yerine müzakere yöntemini benimsemeye başladı. 2014 yılına kadar devam eden bu süreçte terör örgütü de sivil yapılanmalarr kurmaya başladı. Bunlardan en önemlisi "Kürdistan Topluluklar Birliği" (KCK) adı verilen yapılanma, Türkiye'ni güneydoğusunda adeta paralel bir devlet gibi, mahkemeler kurdu, vergi adı altında vatandaşlardan haraç toplamaya başladı. Sadece Türkiye'de değil aynı zamanda Suriye'de ve Kuzey Irak'ın bazı bölgelerinde KCK yapılanması bulunuyordu. Suriye ayağı ise Salih Müslüm'in elebaşı olduğu PYD'den oluşuyordu.

 

Sözde kantonlar nasıl oluştu?

Suriye'de PYD/YPG'nin silah zoruyla ele geçirdiği, sözde Afrin kantonu Türkiye'nin  Hatay ve Kilis İlleriyle, sözde Kobani (Ayn El-Arab) Kantonu Şanlıurfa İliyle, Tel Abyad ve Haseke'nin içinde yer aldığı Cezire kantonu ise Mardin ve Şırnak İlleriyle sınır komşusu. Bütün hepsi ise "Batı Kürdistan" anlamına gelen "Rojava" olarak anılıyor. Sözde Rojava 2017 Ağustos ayına kadar üç kanton bölgesinden oluşuyordu. 8 Ağustos 2017'de Suriye'nin kuzeyinde Membiç'in de bulunduğu ve TSK'nın Fırat Kalkanı Harekatını düzenlendiği bölgede Şehba Mıntıkası diye adlandırdıkları dördüncü kanton ilan ettiler. Bu sayede 16 Mart 2016'da sözde Kuzey Suriye Federasyonu olarak ilan edilen bölgede tam dört kanton kurulmuş oldu. Sözde kantonlar, Türkiye'deki PKK'lı teröristlerin Suriye'ye geçerek, devlet egemenliğinin olmadığı bu bölgelerdede tek silahlı güç olarak rahatça örgütlenmesiyle gerçekleşti.

 

Sözde Kürt koridoru için meşruiyet çabası

Afrin'de 400 bin, Kobani'de 200 bin ve Cezire'de ise 1 milyona yakın nüfus bulunduğu iddia ediliyor. Rakamların gerçeği yansıttığı pek söylenemez. Çünkü Kürt hareketi, nüfus manipülasyonunda ve bunu dünyaya duyurmakta oldukça becerikli. Zira, Suriye'de olaylar başlamadan önce Kürt nüfusunun yaklaşık 500 bin kadar olduğu biliniyordu. Olaylar sonrasında da Türkiye göç eden Suriyeliler arasında bu bölgeden gelen insan sayısı oldukça fazla. O halde bu nüfus ya manipulasyondan ibaret ya da komşu ülkelerden Kürt nüfusu kaydırılmıştır. Adı çokca dile getiriken Kürt koridoru için böylece meşrutiyet yaratılmak istenmiştir.

 

PYD etnik temizlik yaptı

Hatırlatmak gerekir ki, bu bölgelerden Türkiye'ye gelen göçler sadece DEAŞ nedeniyle değil, büyük ölçüde PYD/YPG'nin baskılarından, tehditlerinden kaynaklanmıştır. Suriye İnsan Hakları örgütü 2016 yılı Ocak ayında yayımladığı raporda, PYD'nin kontrolündeki bölgelerde, kendi katılmak istemeyen Kürtler dahil, sivilleri öldürdüğü yer aldı. Ayrıca Uluslararası Af Örgütünün (AMNESTY) PYD/YPG raporunda, "IŞİD'e karşı savaşta arada kalan sivillerin haklarının çiğnendiği, insanların yerlerinden edildikleri, etnik temizlik yapıldığı" açıkça ifade edildi.

PYD/YPG'nin hedef aldığı sadece Araplar ve Türkmenler olmadı, aynı zamanda Kürtler de bu baskı ve tehditlerden nasibini aldı. Bölgede ondan fazla Kürt oluşumun liderleri veya yöneticileri ya öldürüldü ya da işkencelere maruz kaldı. 

 

Rus uçağının düşürülmesi

Türkiye'nin Suriye sınırı DEAŞ terörü tehditi altındayken, ABD ve ABD'nin kontrolündeki koalisyon güçleri yerel yapılanmaları desteklenmeye çalıştı. Bir dönem, şu an Türkiye ile birlikte Zeytin Dalı Harekatı'nda yer alan Özgür Suriye Ordusu'nun eğitim ve techizat masrafları ABD tarafından karşılandı ve bunlar Türkiye'deki belli kamplarda eğitim gördü ve bunlara maaşlar ödendi. Ancak ABD bir yandan da PYD ile görüşüp, silahlı kanadı PYD/YPG'ye de silah vermeye başladı. Bir başka deyişle ABD eliyle PKK'nın Suriye'deki kolu PYD/YPG Suriye'de figürandan fazla rol veriliyordu.

Bütün bunlar Türkiye'de Suriye'deki Türkmenler için hassasiyet hat safhaya çıkmıştı. Esad'a bağlı rejim güçleri ve İran milisleri Türkmen Dağını kuşatmış, karadan ve havadan saldırıyordu. Stratejik ve moral açısından büyük öneme sahip olan Türkmen Dağına havadan yapılan operasyonlarda savaş uçakları Türkiye sınırına sıfır noktadan uçuyordu. Bu konuda Türkiye defalarca uyarmasına rağmen SU-24 uçakları harekat düzenlerken, 24 Kasım 2014 tarihinde kimlik sembolü kazınmış Sukhoi SU-24M modeli savaş uçağı Türkiye hava sahasını ihlal edince Türk Hava Kuvvetleri tarafından vurularak düşürüldü. SU-24M Rus menşeili bir savaş uçağıydı ve Suriye Hava Kuvvetlerinde de bulunuyordu. Düşürülmeden önce yapılan bütün çağrılara yanıt verilmeyince, ateşeleme yapılmıştı. Bilindiği gibi her ülkenin savaş uçaklarında ait olduğu ülkeyi sembolize eden işaret bulunuyor. Düşürülen Rus savaş uçağıydı ve üzerinde Rusya'yı temsil etmesi gerekn kızılyıldız kazınmıştı. Buradaki amaç uçakların Rusya'ya değil Suriye'ye ait olduğunu veya ihtilafını yaratmaktı. Çünkü bu uçaklar, Halep'te, İdlib'te ve Suriye'nin daha bir çok yerinde sivillerin olduğu bölgeleri de bombalıyordu. Rusya, yarın uluslarasarı mahkemelerde işlediği bu savaş suçlarını, "bu bombardımanı yapan savaş uçakları bize ait değil" savunmasını yapmayı planlıyor ve bu yüzden de Suriye'deki Rus savaş uçaklarının neredeyse hepsinde "Kızılyıldız" bulunmuyor.

Rusya'nın 2. Dünya Savaşından bu yana tarihinde ilk defa savaş uçağı vurularak düşürülmüştü ve SSCB dahil, tarihinde Türkiye ile ilişkileri en gergin düzeye çıktı. Rusya, Türkiye aleyhindeki beyanatları, uluslararsı kamuoyunda Türkiye aleyhinde çalışmalarını nihayet 11 Şubat 2016 tarihinde Moskova'da bölücü terör örgütü PKK'nın Suriye uzantısı PYD'nin bürosunu açmakla taçlandırdı. ABD'nin kontrolündeki PYD/YPG, Rusya ile işbirliğine girmesinin yolu böylece açıldı.

 

Rusya-PYD ilişkisi

Uçak düşürme olayından sonra PYD bir emperyalit gücü daha arkasına alarak kendini dünya kamuoyunda meşrulaştırmaya çalıştı. Rusya'nın aracılığıyla Beşar Esad rejimiyle ilişkiler iyileştirildi. O kadar ki, YPG'nin Esad'ın ordusuna katılabileceği ilk bu zamanlar dillendirildi. Afrin'deki YPG kamplarında ve etkinliklerindeki üst düzey Rus askerlerin terör örgütüne ait flamaların altında verdiği pozlar, basında ve sosyal medyada gündeme getirilerek sorgulandı.

Sahayı ABD'ye kaptırmamak, Rusya'nın Suriye ve Ortadoğu siyasetini şekillendiren en önemli unsurlardan biri. 2017 yılı Mart ayında kolunda YPG arması bulunan bir Rus askerinin görüntülenmesi, 2017 yılı Aralık ayında bir Rus generalin YPG sözcüsüyle basın toplantısı düzenlemesi ve arka fonda YPG ve Rus bayraklarının asılı olduğu görüntüler, Türkiye ile yakın işbirliğine rağmen Rusya'nın PYD/YPG ile ilişkilerden de vazgeçmeyeceğini gösteriyordu.

 

YPG'nin SDG'ye dönüştürülmesi

Bir yandan PYD/YPG'nin Rusya ile yakınlaşması, diğer yandan Türkiye'nin bu terör örgütüne verilen desteğe tepkisi, ABD'yi Türk milletiyle alay edercesine adımlara sevketti. ABD Özel Kuvvetler Komutanı Orgeneral Raymond Thomas 22 Temmuz 2017 tarihinde, PKK'nın Suriye uzantısı YPG/PYD'nin adını kendilerinin tavsiyesiyle "Suriye Demokratik Güçleri" (SDG) olarak değiştirdiğini itiraf etti.

Bu itirafa rağmen, ABD'nin kukla terör örgütü SDG'ye DEAŞ ile mücadele adı altında binlerce araçla silah yığması, hatta bunların arasında hava savunma silahlarının olması garipsenmeyecek gibi değil, zira DEAŞ'ın her hangi bir hava kuvveti bulunmuyor. Bu da akıllara şu soruyu getiriyor: Bu silahlar Türkiye'ye karşı mı verildi?

 

YPG/SDG'nin DEAŞ ile kirli pazarlığı

Eli kanlı terör örgütü PKK'nın Suriye'deki uzantısı YPG ve onun kuklası SDG, dünya kamuoyuna DEAŞ ile mücadele eden gerillalar(!) gibi takdim ediliyor. Türkiye'nin Afrin'e yönelik Zeytin Dalı Harekatı aleyhinde bu kullanılarak kara propaganda yapılıyor. Terör örgütünün Suriye'nin kuzeyini ele geçirirken verdiği pozlara bakıldığında kadınları kullandıkları öne çıkıyor. Elinde terör örgütünün flamasıyla gülerek fotoğrafa poz veren bir kadın terörist, dünyaya sevimli gelebilir. İyi bir PR çalışması yaptıkları ortada ama bu onların da tıpkı DEAŞ gibi terörist odukları gerçeğini ortadan kaldırmaz. Bunu sadece aptallar göremez.

DEAŞ ile sözde mücadele eden YPG/SDG'nin 2017 yılı Kasım ayında Rakka'da dinci teröristlerle nasıl pazarlık yaptığı ve onları serbest bıraktığı görüntüleriyle belgelendi. Buna benzer olay Türk Ordusunun Afrin harekatı başladığı sıralarda yaşandı. PKK/PYD/YPG/SDG, daha önce çatışmalarda sağ ele geçirdiği DEAŞ militanlarını, TSK ve ÖSO güçlerine karşı savaşmaları şartıyla hapishanelerden çıkardı. 

Aslında her şeyin başı ve sonu belli bir senaryodan ibaret olduğunu düşünmemek elde değil. DEAŞ ve PYD/YPG/SDG eliyle ortaklaşa Suriye'nin  kuzey gölgesinden Akdeniz'e uzanan bir Kürt koridoru oluşturulmaya çalışıldığı, aydan aya, günden güne haritalara bakarak anlamak mümkün. Sözde Kürt koridoru, bir devlet denetiminin olmadığı terör koridoru demektir. Türkiye'nin 911 kilometrelik Suriye sınırı tamamen bu teröristlerin hakimiyetinde kalacak? Türkiye buna neden müsade etsin? Ya da "Buna hangi devlet müsade eder?" diye soralım. ABD? Rusya? Almanya veya Fransa? Hiç biri müsade etmez.

 

Afrin'de PKK'nın ne işi var?

Bölücü terör örgütü PKK'nın geçmişinde Suriye önemli yere sahip olduğunu yukarıda anlatmıştım. Hafız Esad'dan bu yana bu terör örgütüne göz yumuldu. Afrin bölgesinin Türkiye'nin özellikle Hatay İliyle olan sınırı hem dağlık, hem de ormanlık alan (Amanos Dağları). Bu sebeple bölücü teröristler bu bölgeyi Türkiye geçişlerde kullanıyordu. Zamanında hatırı sayılı kadar Kürt nüfusu varken, şimdi bölgeye hakim olmasının sebebi elbette PKK/PYD'nin silahlı gücü ve Beşar Esad rejimini himayesi altına alan Rusya'nın muhalif Suriyelilere karşı bu terör örgütüne verdiği destektir.

Bölgedeki yerleşim alanlarına bakıldığında çoğunluk olarak isimler Türkçe ve Arapçadan oluşuyor. Hafızanızı yoklayacak olursanız, dini bayramlarda haber bültenlerin olmazsa olmazı bayramlaşma için Türkiye ile Suriye arasındaki onbinlerce insanın geçişlerdi. Bu insanların büyük çoğunluğu Türkmenler ve Araplardır. Yoğun bir kürt nüfusu olmadığı halde PKK/PYD'nin burada hakimiyet sağlaması bir plan dahilindedir. Siz isterseniz buna Büyük Ortadoğu Proesindeki "Büyük Kürdistan" deyin, isterseniz yıllardır propagandası yapılan sözde Kürdistan haritası deyin. Sonuç olarak, ikisi de Türkiye devletini bölmeyi, parçalamayı amaçlayan planlardır. Geleceğe yönelik böyle bir tehdite hangi devlet müsamaha gösterebilir?

Şu sorular uluslararası platformalrda nedense yüksek sesle dile getirilmiyor: 

Bölgede bir karış toprağı, bir karış sınırı bulunmayan devletlerin askerlerinin burada ne işi var? 

Teröristlerin ellerindeki silahların menşei olan ülkeler, neden bir izahat vermiyor?

 

Türkiye'ye karşı kara propaganda

Türkiye'nin yayılmacılık ve işgalle suçlanması da akılla izah edilebilir bir yalan değildir. Eğer Türkiye güney sınırlarını genişletmek isteseydi, bunu ta 1'nci Körfez Savaşında pekala yapabilir, Misak-i Milli içinde yer alan Musul ve Kerkük'ü topraklarına katabilirdi ki, hakkı da vardır. Türkiye, öz yurdunda da dünyada da sulhu savunan ülkedir. Kıbrıs Barış Harekatı da bu maksatla gerçekleşmiş, oradaki Türklerin canı korunmuş, adada barış sağlanmıştır. 

Türk Ordusunun Afrin'e yönelik harekatı dünya kamuoyuna doğrudan Kürtleri hedef alan bir operasyonmış gibi gösterilmeye çalışılıyor. Türk devleti, 30 yıldır terörle mücadele ederken PKK ve yandaşları yine taktiği izliyerek, Türk Ordusunun Kürtlere baskı kurduğunu, onları katlettiğini ileri sürüyorlardı. Bu kara propagandanın temelinde Türk-Kürt çatışması çıkması amaçlanmaktadır. Geçmişten günümüze TSK, her zaman bölücü teröristlerle mücadele etmiş, onları etkisiz hale getirmiştir. TSK, etnik kimliğine bakmaksızın bütün Türkiye Cumhuriyet vatandaşlarının can ve mal güvenliğini sağlamak amacıyla kahramanca mücadele etmiştir. Afrin harekatında iddia edilenin aksine teröristlere yönelik operasyonlarda özellike sivillerin can kaybı yaşamaması için ya operasyonu geri çekmiş ya da kahraman askerleri bu uğurda şehit düşmüştür.

Bu yazıyı burada noktalıyoruz. Ancak bunun devamı olacak ve o yazıda yelpazeyi biraz daha açacağız. 

Aydın Taş

QHA-Türkçe Sayfa Yayın Yönetmeni

QHA