ANKARA (QHA) -

Donald Trump'ın başkanlık vaatlerinden biri, Amerika'yı yeniden bir nevi "izolasyonist" politikaya döndürerek, sahadaki Amerikan varlığını azaltmak, küresel "jandarmalık" işlevinin getirdiği mali yükü azaltarak buradan arttırılacak parayı ekonomiyi düzeltmek için harcamaktı. Trump'ın ilk kararları, Affordable Care Act isimli, Obamacare olarak da bilinen sağlık reform yasasının etkilerini kısıtlamak gibi "iç piyasa"yı ilgilendiren kararlardan oluşsa da, şov sahnesinin arka planında Amerika'nın yeni uluslararası stratejisi de şekillenmeye başlıyor.

Trump Türkiye'de kimi milliyetçiler ve hükümet destekçileri tarafından olumlu karşılanan bir figürdü. Trump'ın Avrupa ve Amerika'da aşırı derecede yozlaşmış, tuhaf ve post-modern liberal anlayışın anlatısına tokat gibi çarpan ve haklı bir isyanı temsil eden çıkışları açısından bu anlaşılabilirse de, QHA olarak Trump'ın Putin'le ilişkisinin sürekli altını çizmiştik. Bunun ötesinde, Trump'ın "Amerikan askerlerini çekeceğim" çıkışı ilk etapta olumlu görünebilirse de, aslında "proxy" denen "vekalet savaşları" üstlenicisi taşeron örgütlerin güçleneceği anlamına geliyordu. Türkçe Konuşan Ülkeler Uluslararası Gazeteciler Derneği Başkanı Güngör Yavuzaslan'ın QHA'ya ilettiği son bilgi ve fotoğraflar, bunu teyit ediyor: YPG/PKK, Amerika'dan ağır silah, zırhlı personel taşıyıcı ve uçaksavar desteği almaya başladı. Sözde "Demokratik Suriye Güçleri"nin sözcüsü Telal Silo'nun "Trump başkan olduktan sonra yardımlar daha da arttı, ağır silahlar almaya başladık" açıklamasına dikkat çeken Yavuzaslan'ın aktardığı bilgi oldukça önemli.

Bu işin bir diğer boyutu daha var, Çin'den "Amerika'yla savaş kapıda" tarzında sesler git gide yükselmeye başlıyor. Pasifik'te Amerikan çıkarları, Filipinler gibi "geleneksel müttefik"lerin de yüz çevirmesiyle, iyiden iyiye tehlikeye girdi. Amerikan güvenlik ve ekonomik çıkarlarının çok daha ciddi biçimde tehdit edildiği Pasifik bölgesi, Trump'ın stratejisinde daha büyük önem taşıyor. İşin bir de, Çin'in ciddi bir ekonomik rekabete girişmesi ve büyük dolar rezerviyle tehdit oluşturması boyutu da var. Bu, 2. Dünya Savaşı'nda olduğu gibi Amerika'nın önce Pasifik'teki sorunların çözümünde belli bir mesafe kat etmeden Avrupa ve Ortadoğu'ya yüzünü dönmeyeceği anlamına geliyor diyebiliriz. Amerika, Ortadoğu'daki çıkarlarını "vekilleri" üzerinden korumaya çalışacak, bu yolla en azından sahadan büsbütün çekilmiş görüntüsünü engelleyecektir. Türkiye'nin NATO ve batıyla ilişkilerinin zedelenmesi ve Putin'le Türk çıkarlarını tehlikeye düşürecek derecede yakınlaşma, Türkiye'yi bu denklemden büsbütün çıkarıyor ve Türkiye'nin muhalefet olma imkanının olmadığı bir düzlemde, Kürtler öne çıkıyor. 

Uluslararası kurallar, anlaşmalarla bağlı, resmi devlet olarak diplomasiye konu olabilecek "Amerikan askeri"nin sahadan büsbütün çekilmesi ve işin "taşeron"lara devredilmesi, Türkiye açısından tehlikelidir. Son MGK kararları, "Terör örgütlerinin muhatap olarak kabul edilip, bu örgütlere çeşitli usullerle silah yardımında bulunulmasının, terörün güçlenmesine ve yayılmasına zemin hazırladığı belirtilmiştir." şeklinde bir madde içerirken, Türkiye'nin "çözüm süreci" dönemindeki hatasını tekrarlamayıp, PKK, DAEŞ, FETÖ gibi örgütlerle muhatap olmayacağı açık. Ancak Türkiye, çözüm süreci döneminde hem parlamenter, hem sosyal ve iletişimsel meşruiyet/görünüm kazanan teröristlerin Batı'yla, medyayla ve karar alıcılarla güçlenen ilişkisi yüzünden, taşeronlara karşı yürüteceği operasyonlarda çok ciddi bir uluslararası muhalefetle karşılaşacak. DAEŞ'e karşı "kahramanca mücadele eden", "seküler" Kürt güçleri imajı varken, üstelik Türkiye "islami diktatörlük" olarak kabul görmeye başlamışken hareket alanımızın çeşitli diplomatik ve ekonomik yaptırımlarla kısıtlanacağı muhakkaktır. 

Türkiye'nin bu kıskaçtan kurtulması öncelikle itibarının kurtarılması ve ekonomisinin islahından geçiyor. Trump politikalarının yaratacağı boşluk, Kürtler tarafından doldurulması artık bir ihtimal değil, bir realite. Ve önceki hatalarımızın nasıl sonuçlandığına dair, Mahir Nakip'in "Türkiye ile İran Arasında Kalan Türkmenler" yazısında önemli pasajlar var: "Özellikle 2011 yılında ABD’nin resmi olarak Irak’tan çekilmesinden sonra İran, Irak’taki nüfuzunu iyice arttırdı." "Şii ağırlıklı olan Bağdat yönetimi, Türkiye’nin Sünni Araplarla ve Kürt yönetiminin belli bir kanadı ile özel ilişki kurmasını iyiye yormayarak faturayı Türkmenlere kesmiştir. Nitekim 2014 yılında kurulan İbadi Kabinesinde Türkmenlere hiç yer verilmemiştir."

Türkiye, doğal ve doğru imajı olan "Müslüman vatandaşların çoğunlukta olduğu tek seküler, cumhuriyetle yönetilen demokratik ülke" vitrinini benimsemez, Batı'yla ilişkilerini düzenlemezse, güneyinden ve kuzeyinden Rusya ve Amerika tarafından iyice sıkılaştırılan kıskacın içinde büyük bedeller ödetilen bir ülke konumuna düşme tehlikesiyle karşı karşıya.

M. Bahadırhan Dinçaslan
QHA Türkçe Sayfa Yayın Yönetmeni

QHA