QHA - ÖZEL -

“Uluslararası Örgütler”in algımızla oynadığı, “oyunlar” çevirdiği sürekli anlatılır. Bu oyunlar siyasi, dini, sosyal mahiyette olabileceği gibi, aynı zamanda ekonomik mahiyettedir, anlatılanlara göre. Bu “sinsi” yapılanmalar, kimsenin bilmediği mahfillerde planlar yapar ve Türkiye gibi ülkeler üzerinde uygular-mış.

Gerçek böyle midir? Böyle sinsi örgütler algılarımızla mı oynuyor? Bu sorunun cevabını verirken, “gizli” olduğu iddia edilen örgütleri açığa çıkardığını iddia edenlerin kişisel psikolojilerinin bu “moda”nın oluşmasında rol oynadığını unutmamak lazım. Örneğin, en meşhur “komplo deşifresi”, Leo Taxil isimli bir yazarın Masonlara dair yazdığı bir kitabın, “Farmasonların Gizemleri”nin başrol oynadığı bir anlatıydı. Fakat nihai olarak, Leo Taxil’in Marie Joseph Gabriel Antoine Jogand-Pagès isimli bir yazarın takma adı olduğu ve kitabı güncel deyimle “trollük” olsun diye yazdığı ortaya çıkmıştı. Fakat bu bilgiden habersiz olanlar, bugün bile Leo Taxil’in kitabına atıflar vererek masonların ne kadar sinsi, düzenbaz ve hain olduklarını anlatıyorlar.

Fakat madalyonun bir de öteki yüzü var: Reklamlar, PR kampanyaları, filmler, diğer iletişimsel aktiviteler yoluyla şirketler algımız üzerinde etki sahibi oluyorlar. Komplo teorilerinin mistik dünyasının dışında, hiç de “sinsi” olmayan, hisseleri halka açık, yılda birkaç defa tarafsız kuruluşlar tarafından denetlenen firmalar, amaçlarına ulaşmak için insanı hayretler içerisinde bırakacak algısal oyunlar gerçekleştiriyorlar. Hem siyasette, hem ekonomide gizli odakların oyunlarından sıkça bahsedilen ülkemizde, tarihin en büyük “oyun”larından birine değinerek okurlarımıza bir başka pencere sunmak istedik.

 

Elmas, kardeşlerinden ayrılıyor

Avrupa’da elmas nadir bulunurdu. Geleneksel elmas yatakları Hindistan’daydı, uzaklardan gelen bir nadir taş olarak egzotik bir değer taşırdı. Fakat bu dönemde elmas sözgelimi yakut, zümrüt gibi bugün “yarı-değerli taş” kabul edilen minerallerden çok da farklı bir konumlandırmaya sahip değildi. Mücevherlerde bu taşlar kullanılırken, renk ve görünüm daha çok önemsenir, elmas da kendisini ta Hindistan’dan getirtebilecek kadar zengin ve güçlü olanların kimi mücevherlerini süslerdi.

Yeni Dünya’da elmas yataklarının bulunması elmas piyasasını biraz etkilemiş olsa da hem hacim olarak, hem de çıkarma&getirme zorluğunun aşağı yukarı aynı kalması açısından büyük bir arz-talep karmaşası yaratacak ölçüde etki yaratmamıştı.

19. yüzyılın sonuna doğru Güney Afrika’da elmas madenlerinin keşfedilmesi, büyük bir etki yarattı. Artık dünyanın birçok yerinde elmas üretiminin hacmi ve kalitesi artmıştı. Bu durumun elmas arzını aşırı arttırıp, elması bir yarı-değerli taşa dönüştürmesi işten bile değildi. Tam bu esnada, Güney Afrika’da bir şirket, arzı ve daha sonra talebi kontrol etmenin yollarını aramaya başlayacaktı…

 

De Beers: Elmas tekeli

Hollanda kökenli De Beer kardeşlerin tarlasında büyük bir elmas yatağının keşfedilmesi, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin kaderini değiştirmişti. Ünlü İngiliz politikacı, iş adamı ve girişimci Cecil Rhodes, çok geçmeden bölgede madencilik faaliyetlerine başladı. Küçük maden işletmelerinin Rhodes’in iş zekası sayesinde birleşmesiyle, De Beers Elmas Madencilik şirketi, bir anda büyük bir tröste dönüşmüştü. Daha ilk yıllardan itibaren Rhodes, Londra’daki Elmas Karteli ile bir anlaşma yapmış ve fiyatları sabitlemişti.

Bir diğer elmas girişimcisi Ernest Oppenheimer, kurduğu Anglo Amerikan Elmas Şirketi’nin yanında, De Beers’in de hisselerine sahip olmak istedi. Her geçen gün yeni madenlerin bulunduğu Güney Afrika’daki elmas işi yapan işletmeler, bir birleşme trendine giriyorlardı. Oppenheimer, uzun mücadeleler sonucunda De Beers’in yönetim kurulu başkanı olmayı başardı ve dev tekel, iyice güçlenerek, Amerika, İsrail, Hollanda ve İngiltere’deki bağlantılarıyla, uluslararası elmas ticaretinde fiyat belirleyici bir role büründü.

De Beers’in yaptığı şey basitti: Mümkün olan bütün üreticilerden elmaslarını satın alıyor, ülkelerle elmas satın alımında tek yetkili olma anlaşmaları yapıyor (Bugün De Beers hisselerinin %15’i, Afrika’da bir ülke olan Botswana’nın devlet tüzel kişiliğine aittir) ve bu sayede üretimden sonra piyasaya salınacak elmas miktarı üzerinde neredeyse tam tahakküm sahibi oluyordu. Öyle ki, yıllar sonra Sibirya’da elmas yatakları bulunmasıyla De Beers, Soğuk Savaş’ın bütün bariyerlerini aşmış ve Sovyetlerle de anlaşma yapmıştı. Hindistan’dan, Afrika’dan, Sibirya’dan elmaslar De Beers ve alt-firmalarının tekeline akıyor, bu tekel de aşırı arzın fiyatları düşürmesine izin vermeden piyasaya elmas salıyor, üreticiler ve ortaklarının aşırı kar etmesini sağlıyordu.

De Beers tekeline karşı çıkacak bir girişim olduğunda, De Beers bir anda piyasaya bolca elmas salıyor, fiyatların aşırı düşmesini sağlıyor ve bu sayede mali tablosu bununla başa çıkamayan rakiplerini saf dışı bırakıyordu. Ayrıca kurduğu “otorite kuruluşlar” sayesinde elmas standardı ve fiyatlamasında tek söz sahibiydi.

De Beers’in yaptığı bununla kalmadı, yaşamlarımıza “doğal” zannettiğimiz bir geleneği de yerleştirdi.

 

Elmas sonsuza kadar

Birinci Dünya Savaşı’nı takip eden, 1920lerin sonu ve 1930ları etkileyen “büyük buhran”, mücevher ve değerli taş ticaretini de vurmuştu. Lüks tüketim olarak kabul edilen bu ürün kalemi, düşen alım gücü ve ekonomik belirsizlik nedeniyle tüketicilerini kaybediyordu.

De Beers, bu etkiden kurtulmak için hayatlarımızı bugün bile etkileyen bir hamle yaptı: N.W. Ayer firmasıyla, 1938 yılında bir anlaşma yaparak evlilik ritüellerini sonsuza kadar değiştirdi.

1938 yılından önce de, nişan yüzükleri alanında pırlanta içeren yüzüklerin bir payı vardı. Fakat pırlantanın “olmazsa olmaz” konumu yerleşmemişti ve Büyük Buhran, elmasa talebi iyice düşürmüştü. Pırlantayı evlilik ritüelinin olmazsa olmazı olarak konumlandırmak ve pırlanta yüzüğü eskimeyen aidiyet vurgusunun sembolü haline getirmek için bir kampanya başlattılar.

Önceleri halkı pırlantanın özelliklerine (kesim, karat, renk ve berraklık) dair eğiten ve pırlanta etrafında bir “kültür” örmeye başlayan kampanya, 1947 yılında bugün bile De Beers tarafından kullanılan sloganı yarattı: “A Diamond is forever”, “Elmas ebedidir”. Özellikle ünlülerin de kampanyada kullanılmasıyla, pırlanta bugün neredeyse “tartışılmaz” olan konumunu kazandı: Bir kadına evlilik niyetini açıklayacaksan, mutlaka pırlanta vermelisin. Pırlanta sadakatin, soyluluğun, kalıcı sevginin, berraklığın ve yüceliğin sembolüdür.

1949’da yazılan ve Marilyn Monroe’nun da 1953’te söylediği “Diamonds are a girl’s best friend” (Pırlanta bir kadının en iyi arkadaşıdır) şarkısını, bir de bu cihetten dinleyiniz.

Öte yandan, De Beers ve Anglo American’ın “kanlı elmaslar” denen, kabilelerin yerlerinden sürüldüğü, çocuk işçilerin çalıştırıldığı, iç savaşların finanse edildiği elmas madenleriyle ilişkisi, pırlantanın kadınlarda yarattığı ışıltılı illüzyonun arkasına, çok güzel saklanabiliyor.

Bir diğer QHA Özel dosyasında görüşmek üzere.

 

M. Bahadırhan Dinçaslan
QHA Türkçe Sayfa Yayın Yönetmeni

QHA