QHA - ÖZEL -

Jules Verne romanlarında sık karşımıza çıkan bir uygulama var: Özellikle yelkenli gemi kaptanları, aşırı rüzgar ve dalga olduğu zamanlar, denize balina yağı dökerlermiş. Yüzeyi kaplayan yağ, geçici bir süre; örneğin bir boğazı geçene dek, yahut limana yanaşana dek, deniz yüzeyinin dalgasız olmasını sağlar, kısa bir süre sakinleşen deniz kaptanlar için hayati olan manevra kabiliyetini mümkün kılarmış.

Benzer uygulamanın 19. 20. Ve 21. Yüzyılda devam ettiğine dair kayıtlar var. Yüzlerce yıldır denizcilerin el yordamıyla keşfettiği ve uyguladığı bu yöntem, hala geçerli. Nedeni konusunda emin değilim; belki dalgalar fiziğinden kaynaklanıyordur (farklı özelliklerdeki ortamlarda, dalgaların genliği değişir. Buna tekrar geleceğiz.) ya da suyu kaplayan yağ, rüzgarla su arasındaki sürtünmeyi azaltıyor, suyun rüzgar etkisiyle dalgalar yaratmasını engelliyordur. 

Peki bunun ekonomiyle ne alakası var? QHA’da yayımlanan bir önceki analizde, doların neden yükseldiği sorusunu ele almış ve basitçe, küresel trendin yanında ulusal politikaların doların yükselmesine neden olduğu cevabını vermiştik. Bu parametreler aynı kaldığı sürece, dolar yükselmeye devam edecektir.

Önceki analizde de değindiğimiz üzre, 2001 yılından itibaren FED’in düşük faiz ve akabinde parasal genişleme politikası Amerikan ekonomisini canlandırırken, ucuzlayan dolar, daha fazla kar vaat eden ülkelere akmıştı. Bundan sadece Türkiye değil, birçok benzer ülke faydalandı. Ancak Türkiye, bu dolar ve kredi bolluğunu iyi değerlendiremedi. Sürekli olarak iç tüketimin ve inşaat sektörünün ayakta tutacağı bir ekonomi modelini beslemek için kullanılan krediler ve dış yatırım, doların yükselmesiyle sorunlara yol açıyor. Bunu basitçe şöyle anlatabiliriz: FED’in “tapering” dönemine, yani parasal sıkılaşma dönemine girmesi, faiz arttırımı ve diğer gelişmeler (Trump’ın seçilmesi gibi) doların Amerika’ya dönmesi yahut ciddi kâr vaat eden başka adresler aramasına neden oldu. Buna “taper tantrum” dendi: Sadece Türkiye değil, birçok piyasa bundan etkilendi ve hala etkileniyor.

Türkiye’nin avantajı, petrol fiyatlarının düşmesi olmuştu. Bu sayede Türkiye cari işlemler ve dış ticaret açığında avantajlı bir konum elde etti. Rusya’ya nazaran avantajımız buydu: Rusya birçok mal kalemini ithalatla karşılarken, dışarıya enerji satıyordu. Enerji fiyatlarının düşmesi ve doların rubleye karşı değerlenmesi, bir de Kırım nedeniyle uygulanan yaptırımlarla birleşince, Rus ekonomisinin belini bayağı bükmüştü. Türkiye görece daha az zarar aldı, fakat yaklaşan fırtınaya da çok fazla önlem almadı. Türkiye ihracatında küçük düzelmeler yaşadıysa da, “ekonomik yaz” döneminde ekonomisinin derinliğini arzu ettiği nispette arttıramadı. Girişte anlattığım metaforun ilk ekonomi uyarlamasına burada geliyoruz: Bir deprem, dalgalar fiziğinin konusudur. Bir ortam boyunca ilerleyen dalgalar, ortamın malzemesi değiştiğinde farklı genlik ve özellikler gösterirler. Örneğin bir dağ, depremde daha az sarsılır; yeraltı kayalık olan bir yerleşim yeri, bir dağın da yakınındaysa, deprem dalgalarından daha az etkilenir. Zira dağ, dalgayı emecek (bir dağı zıplatmak daha zordur gibi düşünebilirsiniz) ve yeraltı malzemesi daha “güçlü” olduğundan, deprem dalgaları büyük dalgalanmalar yaratamayacaktır. Yeraltı yumuşak topraktan olan, ovada kurulmuş bir yerleşim yeri ise, fay hattının yakınındaysa, depremden çok etkilenir, zira dalgalar direnci düşük, doğal bariyeri olmayan bir ortamda engellenmeden ilerleyeceklerdir. Ekonomi için ciddi bir altyapı ve güçlü bir sanayi, yeraltımızın kayalık, yanıbaşımızda da bir dağ olması durumudur, depremden daha az etkileniriz. Türkiye’nin altyapısı, enerji ihracına dayanan Arap ülkeleri ve Rusya’dan daha “kayalık”tır diyebiliriz. Fakat “dağ”ımızda bir sıkıntı var.

Bugün doların yükselmesi sadece kamuyu (kamu bütçesi, kamu borcu) değil, özel sektörü de ciddi çıkmazlara sokuyor. Türk Telekom’un Eylül ayında, dolar üzerinden aldığı kredinin taksidini ödeyememiş olması, ciddi bir işarettir. Bankacılık sisteminin ucuz dolar bulabilmesi için alınan önlemler de yetersiz kaldı. (Bu, girişte anlattığım metaforun yanlış uygulamasına benziyor. Sadece bir varil yağ dökerek denizi sakinleştiremezsiniz. Onlarca varilden vazgeçmeniz gerekir.)

Şimdi ise Türkiye’nin iki yolu var: Ya enflasyon artacak, ya işsizlik. Hükümetin hamleleri, enflasyonun kabul edilebilir olduğunu gösteriyor ama, burada da sıkıntı var: Örneğin asgari ücretin artması, hem enflasyona, hem işsizliğe neden oldu. Öte yandan, faizler artarsa, enflasyon dizginlenecek ama ekonomik büyüme duracak, hatta negatife dönecek ve işsizlik artacaktır. Erdoğan’ın “tokadı ben yiyorum” ikilemi budur: Seçmen kısa vadeli kararlar aldığı için, işsizliğin artması ve ekonomik daralma, uzun vadede faydalı bile olsa, mevcut hükümete bedel olarak yansıyacaktır. 

Fakat öteki yol, çok daha büyük krizlere, bir “pozitif geri besleme kısır döngüsü”ne yol açacak. Faizlerin artmaması, sıkı para politikasına geçmeyiş, Türk ekonomisini iyiden iyiye baltalayarak, yüksek enflasyona ve nihayet yine işsizliğe neden olacaktır. Öte yandan Irak merkezi hükümetiyle sorunlarımız ve Suriye’nin hala bir sonuca bağlanmaması, inşaat sektörümüzün “yeniden imar” odaklı faaliyetlerini engelliyor. Yani bu depreme karşı “dağımız olsun” diye belirlediğimiz sektör, fay hattının üzerine kurulmuş.

Şu durumda, Türkiye’nin ciddi bir balina yağı operasyonuna ihtiyacı var. Bir boğazdan geçiyoruz ve deniz dalgalı; üstelik FETÖ operasyonları Türkiye’ye ekonomik tetikçiliğin bahanesi olarak kullanılıyor. Terör ve Suriye iç savaşı da, menfi etkilerini tecrübe ettiğimiz faktörler. Deniz yüzeyini kısa süreliğine bile olsa rahatlatacak bir hamle, Türk ekonomisine toparlanma şansı verecektir. Bu hamlelerse, faizleri radikal oranlarda arttırmak ve Suriye’deki krizde hızlı bir çözüm için daha aktif olmaktır. Bunun şüphesiz bir politik ve stratejik tarafı da var; Türkiye söylemini şahinleştirme yerine, fiilini şahin tutarken, söylemsel açıdan uzlaşmaya gitmeyi tercih etmelidir.

M. Bahadırhan Dinçaslan

 

QHA